
|
| | |
| Yazar | Mesaj |
|---|
Indis Oak J. Engelbert Ravenclaw - Kovalayıcı


   Yaş : 16 Kayıt : 03 08 2008 Mesajlar : 351 Mücadelede Tarafı : P.O.R. Rp Partneri : Christopher Alex Peterson En Belirgin Özelliği : Zekası Kan statüsü : Safkan Sınıf Düzeyi : 4. sınıf Patronus : - Evcil Hayvan : Baykuş'u Osber Asa : 11 inç, Meşe Ağacı, Veela Saçı Ruh hali : 
 | Konu: Geri: - Maskeli Balo - C.tesi 30 Ağus. 2008, 07:42 | |
| Havada asılı duran büyüleyici balonlara bakarak yemyeşil çimlerin üzerinde yürüyordu. Bir masal diyarı gibi donatılan bu yerde kendisini masalın başkahramanı gibi hissediyordu, öyle bir özgüvenle yürüyordu. İhtişamlı okyanusun mavisine sahip gözleri, şimdi etrafı tarıyordu. Eliyle Chris’in kendisininkinden epeyce kalın kolunu kavramıştı. Uzun ve açılarak inen elbisesinin eteği bir santim kadar gerisinden, çimlere sürünerek geliyordu. Esen rüzgâr altın sarısı rengindeki saçlarını uçuşturuyordu. Herkes biryerlere dağılmıştı ve oldukça kalabalıktı, öyle ki bir muggle sözünde dendiği gibi ‘iğne atılsa yere düşmeyecek’ haldeydi balo alanı. Çalan hafif müzikle dans pisti henüz boştu ama kısa bir süre sonra dolacağından neredeyse emindi. Elindeki tepsilerle oradan oraya giden garsonlara biran için acıdı, gece boyunca böyle koşuşturacaklardı. Daha sonra gözleri az ileride ki Lily’e takıldı, ona selam veren kıza hafifçe elini sallayarak karşılık verdi. Hala ağır ağır yürürlerken Chris birden adımlarını hızlandırarak kolundaki genç cadıyı birkaç metre ilerideki masaya sürükledi.
Beyaz bir örtü ile kaplı masanın ortasında beyaz güllerden oluşan bir çiçek demeti vardı. Indis dik duruşunu bozmaksızın incecik kolunu masaya dayadı. Uçuşan saçını sağ eli ile omzunun kenarına doğru attırdı ardından Chris’e döndü, ancak genç büyücü içecek bir şeyler almak için en yakındaki garsonun yanına gitmişti. Indis ona kısa bir bakış attıktan sonra gözlerini etrafta gezdirdi, onlarca insanın içinde William’ı bulmak için büyük bir çaba sarf ediyordu. Ama arayışı kendisine uzatılan bardak ile sona erdi “Bir şeyler içmek isteyeceğini düşündüm” diyen Chris’e baktı ve içten bir gülümseme ile “Teşekkür ederim, ihtiyacım vardı doğrusu” dedi, kuruyan boğazının yeni farkına vararak. Çocuğun kendisine uzattığı minik ateş viskisi bardağını kavradı, daha önce hiç tatmadığı bir içkiydi ateş viskisi. Ve bunu her haliyle belli ediyordu. Bardağı ince dudaklarına götürdü ve yudumladı. Aldığı oldukça büyük yudumla içki boğazından geçerken yakıcı tadını hissetti, gözleri dolmuştu, içkiyi yuttuktan sonra iki-üç kez öksürdü. Bu tavrı Chris’i güldürmüştü bunun üzerine Indis’te kendi şaşkınlığına gülmeye başladı.
“Alışkın olmadığını biliyordum, üzgünüm” dedi kibarca, Indis gülümsemesini bir an bile suratından silmezken “Önemli değil” dedi. Bardağı masaya bıraktı Chris bu davranışı gözlemlerken yanından geçen garsondan bir kaymak birası almıştı. Bunu da Indis’e uzattı ve “Sanırım bu daha iyi olacak” dedi, Indis kibarlıkla “Teşekkür ederim” dedi ve uzatılan bardağı aldı. Kaymak birasıyla dolu bardağı elinde tutarken soğukluğunu hissetti. Bardağı dudaklarına dayadı ve uzun süren bir süre boyunca içti. Bardağı indirdiğinde yarılandığını gördü, ateş viskisinin yakıcı tadını alışık olduğu bu soğuk tat bastırmıştı. Şimdi daha iyiydi.
Gözlerini karşısındaki çocukta odaklamıştı, hasat zamanındaki bir buğday tarlasının parlaklığındaki saçları dalgalanıyordu. Yeşil gözlerini Indis’in üzerinden alamıyordu, buğday rengi teninin üzerine büyü ile yapılan alev topuna benzer dövmesi çok çekici görünüyordu. Merlin aşkına ne kadar yakışıklıydı!.. Şu anda düşündüklerinden dolayı kendinden utanmalıydı. Kafası boş bir cadının söyleyeceği, düşüneceği türden şeylerdi bunlar ve Indis asla böyle biri değildi. *Kendine gel* diye uyardı kendisini içten içe.. Kendi kendine yaptığı bu uyarıyı hemen dikkate alarak gözlerini çocuktan kaçırdı. Her ne kadar ondan çok hoşlanıyor olsa da –hatta bu hoşlanma sevgi boyutuna çoktan ulaşmıştı- böyle aptalca düşünemezdi. Evet, bu çocuk onda pek çok şeyin değişmesini sağlamıştı, artık eskisi kadar katı değildi mesela, ya da dik başlı, ya da sevgisiz… Ama aptal da olacak hali yoktu.
Kaymak birasını yeniden yudumladı, ardından kafasını sağa sola çevirerek gözleriyle etrafı taramaya devam etti. Aradığı kişi William’dı elbette, nitekim bunu epey belli ediyordu “Ağabeyini mi arıyorsun?” Chris’in kurduğu bu cümle üzerine kafasını ‘evet’ anlamında salladı. Chris ile tanışmalarını çok istiyordu. Kim bilir birbirleri hakkında ne düşüneceklerdi. Hayatının en önemli iki isminin tanışması fikri onu gerçekten heyecanlandırıyordu. Mavi gözlerini çevrede dolaştırırken bakışları bir yerde sabitlendi. Arkası dönük bir adam görüyordu. Sırtında tıpkı kendisinde olduğu gibi melek kanatları vardı. Sarı saçları uzundu, dimdik duruyordu, oldukça kaslı bir vücudu vardı, arkadan bile oldukça çekiciydi. Ve Indis bu adamı ilk görüşte tanıdı, elindeki soğuk bardağı şiddetlice masaya bırakırken birazının beyaz örtüye döküldüğünü fark etmedi bile. Heyecanla koşmaya yakın bir tempoda sarışın büyücüye doğru ilerliyordu, ardında bıraktığı Chris’e hiçbir şey söylemeyerek yanından ayrılmasının ne kadar kabaca olduğunu düşünmüyordu bile. Nitekim Chris’te neler olduğunu anlayamadan Indis’in peşinden gitmeye başlamıştı.
Hedefiyle arasında yirmi metre kadar bir mesafe kalmışken “William!” dedi ipeksi sesiyle adamın duymasını umut ederken. Sesi işiten adam arkasına döndü ve Indis o anda William’ın suratını en ince ayrıntısına kadar gördü, oldukça özlediği bir sima idi bu. Parlayan, uçuk pembe dudaklarının arasından ışıldayan beyaz dişlerinin birkaçını gösteren pırıl pırıl bir gülümseme vardı suratında ve hızlı adımlarla William’a doğru ilerlemeye devam ediyordu. Sonunda yanına ulaştığında ona sarılmak için bir hamle yaptı ama William Indis’in öne doğru uzattığı elini havada yakaladı ve önünde hafifçe eğilerek öptü. Indis bu ‘nazik” karşılamaya sağ ayağını sol sağanın arkasına geçirip, dizlerini büküp, elleriyle elbisesinin eteklerini tutup iki taraftan hafifçe açarak yaptığı reveransla karşılık verdi.
William’ın hemen arkasından ettiği usta iltifatla kafasını bir saniyeliğine yere eğdi, ardından mavi gözlerini kaldırarak tekrar ona baktı William’ın bu tür iltifatlarını biliyordu ve bu duruma artık alışmıştı. Güzel olan her kadına iltifat ederdi ve bunu ustaca bir şekilde yapardı, sonuç olarak bir şekilde o kadında iyi bir hatıra bırakmaya çalışırdı. Kollarını bağdaştırdı ve gözlerini doğrudan onun gözlerine dikerken hiç istifini bozmayarak “Kesinlikle etmelisin! Ama bunun yeterli olacağını sanmıyorum.” Dedi ukala bir tavırla. Ardından gülmeye başladı ve kendisinden epeyce uzun ağabeyinin boynuna atladı. William’ın belinden sımsıkı yakaladığı kızı havaya kaldırması, Indis’in içinde bir şeylerin hareketlenmesine neden olmuştu. Ayaklarını yerden kestiği kızı hala havadayken onu döndürdü ardından tekrar yere bıraktı. Parlak sarı saçlarına kondurduğu bir öpücükle sarılma faslı tamamlanmış oldu.
“Seni çok özledim tatlım” dedi Indis’in hayranlıkla baktığı adam. Dipleri kahverengi olan saçları, aşağı doğru indikçe giderek açılıyor ve sarı rengini alıyordu. Ense hizasında, uçları sivriltilerek kesilmişti. Gözleri Indis’inkiyle aynı tondaydı, bıraktığı hafif kirli sakalı ona gizemli bir hava katıyordu. Gülümsemesinin yanağında oluşturduğu derin gamzeler çok sevimliydi. Genellikle her kadının ‘hoş’ bulacağı bir görünüme sahipti ve Indis böyle birinin onun öz ağabeyi olmasından ötürü gurur duyuyordu.
Bu sırada gözü William’ın biraz gerisindeki Profesör Mythill’e takıldı. William’ın partneri olmalıydı. Bu durum Indis’i şaşırtmıştı çünkü baloda William’ın partneri olacağını düşündüğü bir başkası vardı Yine de bozuntuya vermeyerek cadıya döndü, aynı şekilde reverans yaparak “Merhaba profesör” dedi, kibar bir gülümseme yerleştirdiği suratıyla. Hogwarts’tan gelirken onu Slytherinlerin başında görmüştü ama şimdi daha rahat seçebiliyordu. Her zaman olduğundan daha hoştu. Özen göstermiş olmalıydı, normalden daha genç görünüyordu. Bu sırada Chris’in sesini işitti arkasını döndüğünde genç büyücüyle burun buruna geldi az önce yaptığı kabalığı yeni fark ediyordu, gözleriyle anlatmak istercesine ona baktı. Chris’in onaylar ifadesini görünce sevinerek tekrar William’a döndü.
Ağabeyinin Chris’e yönelttiği meraklı bakışlarıyla nihayet beklediği anın geldiğini anladı. Doğrudan William’a hitap ederek “Bu sana sözünü ettiğim arkadaşım Christopher ve Chris bu da ağabeyim William” dedi. İkisinden de yükselen “Memnun oldum” sesleri altında el sıkıştılar. Indis huzur dolu bir gülümseme takındı. Rahatlamıştı, işte sonunda tanışmışlardı. William’ın Profesör Mythill’i dansa kaldırması gerektiğini söylemesinin ardından ‘keyfine bak’ dercesine bir işaret yaptı. Onlar dans pistine doğru yürürken Chris’e döndü ve “Sence nasıl biri?” diye sordu merakla. Anlaşılan Chris ondan pek hoşlanmamıştı bu tüm hareketlerine yansıyordu “Bilmem, tanıdıkça göreceğim” dedi. Indis gülümseyerek “Onu çok seveceğinden eminim” diye yanıtladı genç büyücüyü. _________________
En son Indis Oak J. Engelbert tarafından C.tesi 30 Ağus. 2008, 08:56 tarihinde değiştirildi, toplamda 3 kere değiştirildi |
|  | | Indis Oak J. Engelbert Ravenclaw - Kovalayıcı


   Yaş : 16 Kayıt : 03 08 2008 Mesajlar : 351 Mücadelede Tarafı : P.O.R. Rp Partneri : Christopher Alex Peterson En Belirgin Özelliği : Zekası Kan statüsü : Safkan Sınıf Düzeyi : 4. sınıf Patronus : - Evcil Hayvan : Baykuş'u Osber Asa : 11 inç, Meşe Ağacı, Veela Saçı Ruh hali : 
 | Konu: Geri: - Maskeli Balo - C.tesi 30 Ağus. 2008, 07:42 | |
| “Onu çok seviyor olmalısın?” bu Indis için soru bile değildi, elbette onu çok seviyordu. İlk gördüğü günden beri ona sonsuz bir güven duyuyordu, diğer insanlarda bulamadığı bir şeydi bu. Annesinde bile.. Hayatında onu anlayabilen yegâne insanlardandı. “Kesinlikle!” dedi duygulu bir tonda. “Benimle dans eder misin?” dedi kibarca Indis gülümsedi “Çok sevinirim.” Ve Chris’in girmesi için büktüğü kolunun boşluğuna elini yavaşça koydu. Doğruca dans pistine ilerlediler. Indis tahmininde yanılmamıştı, pist oldukça kalabalıklaşmıştı. Chris, genç cadının belini sıkıca kavradı. Indis bir elini onun elinin üzerine koyarken, diğerini omzuna koydu. Ve müziğe göre ileri-geri giden adımlarla dansa başladılar. Indis doğrudan çocuğun yemyeşil olan gözlerine bakıyordu. Bir dakika bile gözlerini ondan ayırmaksızın…
Dansları tüm romantikliğiyle devam ederken işitilen tanıdık bir ses onları böldü “Eş değişimine ne dersin Chris. Bu güzel meleği senden bir süreliğine çalıp, bu destansı tanrıçayı senin kollarına bırakabilir miyim?” çocuğa cevap hakkı tanımadan Indis’i kollarından çekip aldı. Indis belini saran daha güçlü kolları hissettiğinde biran irkildi, yaptığı bu emrivaki hareket hiç hoşuna gitmemişti, ama olan olmuştu bir kere! Dansın keyfini çıkartmaya bakmalıydı. Yine William’ın ona yönlendirdiği bir iltifata karşılık olarak gülümsedi ve “Merlin aşkına William! Şunu keser misin? Seni gayet iyi tanıyorum dolayısıyla bu iltifatların benim için hiçbir anlamı yok” diye yapıştırıverdi. William kardeşinin bu hazır cevaplılığına gülmekle yetindi. “Nereden çıktı bu dans?” dedi sesindeki kinaye belliydi. William’dan gelen umursamaz cevap üzerine gözlerini devirdi.
"Bu gece Profesör Mythill ile olacağını hiç düşünmemiştim” dedi muzipçe William’dan gelen cevapla birlikte sözlerini şöyle devam ettirdi “Hogwarts’tan başka bir profesör ile geleceğini düşünmüştüm” muziplik peşinde olduğu her halinden belliydi, William’ın Indis’in kimden söz ettiğini bildiğine adı gibi emindi. Ama o, bunun tam aksini iddia etmişti, bunun üzerine Indis konuyu kapattı ve can alıcı soruyu sordu. Ancak aldığı cevap beklediği gibi olmadı. Chris’in aksine William her şeyi ‘pat’ diye söylerdi. Kimi zaman bu durum bir avantaj olsa da kimi zaman rahatsız edici de olabiliyordu. Ve şuanda oldukça rahatsız ediciydi, patavatsızlığa vuran bu açık sözlü hali.. Sonra birden başka bir konu açıverdi “Bu kadar ilgili olduğunu bilmiyordum” dedi alayla ve ekledi “Dün görüştük, gelecek diye biliyorum ama hiç görmedim” William’ın aksine o Charlie'yi oldukça severdi ve iyi geçinirlerdi. Sonuçta bunca senedir bir arada yaşamış ve öz kardeş olduklarını sanmışlardı William’sa tanıdığı ilk günden beri ondan nefret ediyordu.
William’ın Chris ve Profesör Mathilda’nın olduğu yöne doğru bakıp söyledikleriyle, Indis’te kafasını o yöne doğru çevirdi. Chris oldukça sıkıntılı bir şekilde dans etmeye çabalıyordu. Profesörle arasında bir insanın geçebileceği kadar büyük bir boşluk vardı ve onunla konuşmak bir yana dursun suratına bile bakamıyordu. Yalvaran gözlerle Indis’e yönelttiği bakışları gördü ve gülümsemekle yetindi. William’ın Chris’i bu işkenceden kurtaracağını salık vermesi üzerine yeniden kalbini hızlıca çarptıran o çocukla dans edebileceğini düşünerek rahatladı. Kendini William’ın kollarına bıraktı ve ustaca bir şekilde onların yanına gittiler. İyice yakınlaştıklarında William Mathilda’yı geri almak istediğini beyan etti ve Indis’i Chris’e bırakıp Mathilda ile dans ederek oradan uzaklaştı. Chris’in o ‘hoş’ kokusunu duyumsadığında kendi kendine gülümsedi. Yeniden onunla dans etmeye başlamıştı. Ve Chris Mathilda’da olanın tam tersine sadece Indis’e bakıyordu ve soluk alıp verişlerini duyabilecek kadar yakın dans ediyorlardı. Chris “Sonunda!" dedi, bu söylediği tek kelime bile ne kadar büyük bir huzursuzluk duymuş olduğunu anlatmaya yeterdi. Indis onun bu haline gülmeden edemedi ve Chris “Gülme, cidden çok feciydi!” dedi başını büyük bir beladan kurtarmışçasına. Bir profesörle dans etmek Chris’e öylesine çılgınca geliyordu ki fikri bile kan ter içinde kalmasına neden olabilirdi ve o az önce bu fikri hayata geçirmişti. Ne kadar zorlandığını tahmin edebiliyordu “Üzgünüm” dedi kısık bir sesle ardından dans etmeye devam ettiler. Kısa bir süre sonra Chris “Pistten indiler, ara vermiş olmalılar” dedi ileriyi göstererek, Indis o yöne bakıp masalarına doğru ilerleyen profesör ve William’ı görerek onayladı.
Çalan hafif müzik ve Chris’le dans ediyor olmak ona inanılmaz bir huzur veriyordu, bu gecenin hayatının en güze gecelerinden biri olduğunu düşünüyordu. Dakikalar boyunca dans ettiler, birbirlerinin gözlerinin derinliklerinde kaybolarak… Sonunda Chris, Indis’in omzuna koyduğu elini tuttu ve indirdi. İki eliyle kızın sağ elini kavradı ve “Benimle gelir misin?” dedi, ama cevabını beklemeden kızı tuttuğu elinden sürükleyerek hızlı adımlarla pistten indirdi “Chris, nereye gidiyoruz?” hızlıca yürüyen çocuğun onu balo alanının dışına doğru götürmeye başladığını görünce sormuştu bu soruyu, neler olduğunu anlayamıyordu. Chris’in ateş gibi yanan elinin sıcaklığını hissederken içindeki mutluluk duygusunun daha da büyüdüğünü fark ediyordu “Şşşt.. Soru sormak yok, sadece gel.” Nefes alıp verişleri hızlanmışken hala Chris’in peşinden koşar adımlarla gidiyordu. Nereye gittiklerini merak ediyordu, bu alanda onu nereye götürebilirdi ki?
Balo alanı ve kalabalığın tamamen dışına çıkmışlardı, gittikleri yön karanlık ve ürkütücü görünüyordu. Indis kafasını çevirip arkada kalan aydınlık alana baktı, içinde koşarak oraya geri dönmek gibi büyük bir dürtü vardı ama elini kavrayan eli bırakamıyordu, istese de yapamıyordu bunu. Sonunda durduklarında Indis kalbini deli gibi attığını hissetti bu biraz korkudan, biraz heyecandan biraz da hızlı tempo yürümekten kaynaklanıyordu. Çevresine bakındı, etraflarında birkaç görkemli ağaç vardı, yemyeşil çimler burada da devam ediyordu. Issızdı, kimse yoktu ama balo alanında çalınan yüksek sesli müzik dalga dalga buraya da ulaşıyordu, tabi oldukça hafif gelse de… Sadece dolunay ve yıldızların ışığı ile aydınlanıyordu.
Chris, genç cadının tam karşısında durmuştu ve gözlerinin parlaklığı bu karanlıkta bile seçilebiliyordu. Elini yavaşça asasına götürdüğünü gördü, daha sonra Indis çocuğun “Orchideous” diye fısıldadığını işitti. Ve asanın ucundan bir demet çiçek çıktığını gördü. Çocuk çiçekleri eline aldı ve Indis’e uzattı. Indis çiçeklerin baş döndürücü kokusunu duyumsarken gülümsedi ve “Teşekkürler” diyerek çiçeği eline aldı. Arından demeti burnuna götürdü, böylece bu kokuyu daha çok içine çekebilecekti. Kendisine yakınlaştırdıkça çiçeklerin birbirinden güzel renklerini de seçmeye başladı. Pek çok canlı renkten çiçek vardı ve çok güzel görünüyorlardı.
Indis şaşkınlıkla olanlara bir anlam vermeye çalışırken kendisine uzanan eli fark etmesi gelen sesin ardından oldu “Bu dansı bana lütfeder misin?” Chris bu kez önünde hafifçe eğilmişti, kolu Indis’e doğru uzanıyordu, kafası yerdeydi. Bir kraliçeyi dansa çağıran bir şövalye izlenimi uyandırıyordu. Indis çocuğun uçuşan sarı saçlarına bakarak “Elbette” dedi. Çocuk doğrularak kalktı, çabuk bir el hareketiyle asasını salladı ve Indis’in duyamayacağı kadar kısık bir sesle bir şeyler fısıldadı. Indis ne yaptığını anlamaya çalışırken aşağı doğru süzülen altın baloncuğa baktı ve kafasını kaldırdığından gökten süzülen onlarcası daha olduğunu gördü. Şaşkınlıktan ne yapacağını bilemez haldeyken Chris onu nazikçe kendine doğru çekti. Bu kez tamamen birbirlerine yaslanarak dans ediyorlardı. Indis kafasını çocuğun göğsüne dayamıştı ve çocuk Indis’i sımsıkı kavrarken gülümsüyordu. Uzaklardan gelen müziğin eşliğinde, gökten süzülen onlarca altın baloncuğun altında sadece birbirlerini hissederek dans ediyorlardı Oldukça romantik bir kare çizmişlerdi ve Indis bu anın asla bitmemesi için Tanrı’ya yalvarıyordu… _________________
|
|  | | Angelina Voleta Anderson Gryffindor 7. Sınıf Öğrencisi


   Yaş : 16 Kayıt : 08 03 2008 Mesajlar : 599 Mücadelede Tarafı : #Zümrüdüanka Yoldaşlığı# Rp Partneri : ♥♥Tekliflere açık♥♥ En Belirgin Özelliği : Cesur ve inatçı olması Kan statüsü : Safkan Sınıf Düzeyi : 7. sınıf Patronus : Wyvern Evcil Hayvan : Maymun*Linda Asa : Unicorn Özü, Hipogrif Tüyü 21 inç Ruh hali : 
 | Konu: Geri: - Maskeli Balo - C.tesi 30 Ağus. 2008, 20:42 | |
| Sonunda hazırlanabilmişti. Muhteşem maskeli ablo için saçlarını beyazımsı bir sarıya boyamıştı. Toz pembe ; dantelli mini bir elbise vardı üzerinde. Salık bırakılmış saçları, uçlarına doğru hafiften su dalgası efekti verilmişti. Göz makyajı her zaman ki gibi siyah-gri tonlarda idi. Bileğinde ise annesinden yadigar kalan gümüş bir bilezik bulunmaktaydı. Ayaklarındaki o muntazam siyah - pembe renkte olan topuklu ayakkabıları elbisesini tam olarak tamamlamış bulunuyordu. Son bir kez aynada kendini izledi ve bu muhteşem güzelliğinin etkisine bakalım kimler kapılacak diye düşünerekten kendi kendine göz kırptı. Baloda en çok görmek istediği arkadaşı ise Emily idi. Onunla uzun süredir görüşemiyorlardı ve onu inanılmaz bir derecede özlemişti. En azından onunla eğlenebilirdi.. Nedense vaktini onunla geçirirken o kadar çok eğleniyordu ki , saatlerce bile dursa hiç sıkılmıyordu. Zaten son yaşadıkları o ilginç macerayı hala aklından çıkarabilmiş değildi. O garip ejderha yavrusunu unutmamıştı ve getirdiği lanetleride tabiki. O sinir bozucu ejderha yavrusu resmen annesinin ölümüne sebep olmuştu. Bunun içinde ömrü boynca vicdan azabı çekecekti. Daha fazla duygusallaşmayı istemiyordu ve bu yüzden aklındaki bu düşünceleri dağıtmak istercesine her zaman kullandığı papatya ve gül karışımı kokusunu alıp üzerine sıktı. Bu koku artık Angelina' yı temsil ediyordu. O kadar alışmıştı ki başka parfüm kullanamıyordu adeta.
Masada duran küçük gece çantasınıda alıp ortak salona indi. Tam o sırada tanımadığı bir kız ona doğru yaklaşıp " Çok güzel olmuşsunuz. " demişti. Angelina , kızı şöyle bir süzdü. Bakıldığında; yaşca Angelina' dan küçük görünüyordu. Angelina kıza tatlı bir gülümseme belirttikten sonra narin bir ses tonuyla konuştu, " Ah.. Mersi canım, biliyorsun ki o büyük maskeli balo bu akşam ve ben onun için hazırlandım. " Görünüşe bakılırsa o kızda hazırlanmıştı fakat Angelina kadar güzel göründüğü pek söylenemezdi. Ortam sessizleşince bir anda sıkıldığını fakr etti ve bir an önce kızdan kurtulmak istercesine mırıldanarak bir sağa bir sola doğru bakınmaya başladı. Karşısındaki kız ANgelina' nın öfleyip pöflediğini fark edince " Pardon, ben seni tutmayayım iyi eğlenceler. " diyerek yanından ayrıldı. Angelina aslında sonrada biraz üzülmüştü. Kızı kırmak istememişti ve her ne kadar istemesede fark etmeden kızı kırmıştı.
Zaten hiç bu huyunu sevmiyordu ya.. Kendini karşısındakilerden üstün görmek.. Kendini beğenmiş tavrılar, havalar her zaman karşısındaki şahısı incitiyordu. Daha sonradan hep pişman olsa da sonuçta iş işten geçmiş oluyordu. İşin en kötüsüde Angelina asla özür dilemezdi. Küçüklüğünden beri , özür dilemeyi kendine yakıştıramazdı .. Her zaman özür dilemenin; eziklere ait bir davranış olduğunu düşünürdü. Ve hep bu yüzden yaptığı her kötü davranışın sonucunda pişmanlık duygusunu tadardı. Maskeli baloda o kızla karşılaşmayı hiç istemiyordu daha doğrusu ömrü boyunca bir daha onu görmese daha iyi olabilirdi. Çünkü ona bakacak yüzü kalmamıştı. Kızı tanımasada içini kaplayan suçluluk duygusu ona yetiyordu hatta artıyordu bile. Ama hiç bir zamanda bu kötü özelliği değişmeyecekti. Bunun içinde daha fazla oturup, kara kara düşünüp kendini yıpratmaya değmezdi. Dakikalar hızla geçiyordu ve balonun başlamasına her dakika sonrasında biraz daha az zaman kalıyordu. Bir an önce Hogsmeade' e gitmeliydi. Koşar adımlar ile oradan ayrıldı.
Aradan bir kaç dakika geçmesine rağmen Angelina Hogsmeade' e varabilmişti. Attığı adımlar hızlandıkca sanki ayakkabılarının topukları kopacakmış gibi oluyor, içini değişik bir his kaplıyordu. Bu yüzden de gittikce hızlanan adımlarını birden bire yavaşlatmıştı. Ayakkabılar yer ile temas ettikce - tıkırt tıkırt- diye sesler çıkıyordu. Bu onu daha da kadınsı göstermişti. Sonunda araziye gelebilen Angelina çoğu kişinin şimdiden oraya doluştuğunu gözlemledi. O anda yüzünde sinsi bir gülümseme belirtip bir süre etrafına bakındı. Kendini toparladıktan sonra üstünü silkip oraya doğru yürümeye başladı. Rüzgarın hafif meltemiyle dalgalanan saçları göz kamaştırıyordu.. Geçtiği yerlerde bıraktığı papatya kokusu herkesi etkisi altına alıyordu sanki.
Sonunda oraya varmıştı. Her şeyiyle tam takım olduğunu hissediyordu.. Minik toz pembe renginde gece çantası.. Mini bir elbise ve topuklu ayakkabılar.. İşte tam olarak Angelina' nın tarzı.. Genelde her ne kadar gothic görünsede pembe giyinmeyide severdi. Dalgın falgın etrafına bakınmaya devam etti.. Gözleri fıldır fıldır çevreyi süzmekteydi.. Bakalım bu muhteşem gecede neler olacaktı? _________________
i will not be drowned by your thoughtless screaming!! |
|  | | Stefania Valérie Bécaud Ravenclaw - Kovalayıcı


   Yaş : 14 Kayıt : 28 05 2008 Mesajlar : 663 Mücadelede Tarafı : P.O.R / Gümüş Rp Partneri : ♥ John Stewen Peterson ♥ En Belirgin Özelliği : Görücü, Haşarı Kan statüsü : Safkan Sınıf Düzeyi : 6. sınıf Patronus : Çita Asa : 9,5 inches, Funda Ağacı, Veela'nın Saç Teli Ruh hali : 
 | Konu: Geri: - Maskeli Balo - Paz 31 Ağus. 2008, 01:33 | |
| “Çirkin çiçeklerle dolu katil bahçelerinde dolaştım. Dalgındım. Bıçak sırtı yaşamalarım, penceresizliğim ve öksüz düşlerim vardı ceplerimde. Uğultusuzluğumu özlemiştim. Hala bir ceylan ağlıyor içimde, hiç yoktan vurulan. Senin şehirlerin uyurken benim gözlerimi bıçakladılar, kör bir balıkçıyım şimdi. Denizlere sarılıyorum, hiç görmediğim vapurlara el sallıyorum. Rüyalarımda yaşlanmıyor. Kaybolan eylül gemilerimi, sonbahar sesiyle çağırsam gelir mi? Ah vurulası yüreğim, süpüremedin kapından yalnızlığı, örselenmiş paslı yüreğim... Ellerim yumuk, orman karanlıkları omuzlarımda ve ardından ağlayan ezgisiz türkülerdi gözlerim, senin gözlerinin pusuna saklanıp, senden kalan bu yıkıntılar arasında bizi büyüten ellerini aradım, öpülesi ellerini. Susuşlara prangalı değil, kanlı düşler kuyusunda ölüm çığlıkları atabilir, gözyaşı göllerinde durulanmalar vaktinden geliyorum! Sonunu hep unuttuğum dilsiz şarkılarım vardı ağlatan, inleten. Şimdi o şarkılar beni unuttu. Ama sen yine de biriktir gözyaşlarını. Belki bir gün tutuşturur seni bensizlik, belki bir gün sende beni ağlarsın.” *
Gece tüm bunaltıcılığı ile devam ederken gözlerinden akan yaşlar mırıldandığı cümleler eşliğinde, içinde kopan fırtınayı gözler önüne seriyordu. Hıçkırıklara boğulmayı, uyuyan insanlara aldırmadan haykırmayı istiyordu; ama ne fayda. Isırdığı, gözyaşlarıyla ıslanmış dudakları arasından nemli mırıldanmalar eksik olmuyordu. Babasını düşündükçe içi burkuluyor, geçmiş zihninde yeniden canlanıyordu. Ondan kendine kalan her parçayı teker teker atıyordu içinden, günler geçtikçe. Koparırken onları acıyan canını hiçe saymalıydı istediği sonuca ulaşabilmek için. İntikam ateşiyle kavrulurken kalbi, şimdi unutma seçeneğini tartıp biçiyordu. Gözyaşları yanaklarından aşağı süzülürken kalbine de damlıyordu. Orada yanan nefret alevine düşen her damla işe yarıyordu sanki. Her şeye rağmen emin olamadığı duyguları dört bir yanından saldırmıştı ona, kafasını her kaldırdığında babasının hayaleti çıkıyordu karşısına. Kararsızlığına lanetler okurken ellerinin tersiyle gözyaşlarını silmişti. Başını yastıktan kaldırıp yatakta doğruldu. Dizlerini kendine çekip kollarını doladı belli belirsiz sallanırken. Mermer zeminde gezinen gözlerini pencereye sürüklediğinde ışıl ışıl yıldızların parlaklığına kafa yoracak halde değildi. *Affetmek hayata devam etmektir.* Yaklaşık birkaç gün önce okuduğu bu söz, ona kendi hayatını anımsatıyordu. Devam edebilir miydi gerçekten hayatına? Dudağında gülümsemenin, gözlerinde ışıltının, ağzında namelerin eksik olmadığı Stefania uzak görünmüyordu. Işıldayan yıldızlara bakmayı hak etmediğini düşündüğü buğulu bakışlarını, onlara bir daha bakmamak için yatağına çevirdi. Sırt üstü uzanırken kapanmaya meyilli göz kapaklarını ovuşturdu, uyumayı sevmeyen çocuklar gibi sabahlama isteği duydu içinde. Belki de kâbus görmekten, daha sonra sığınacak bir anne-baba yatağının olmadığını bildiği için… Sarı saçlarının annesi tarafından taranmasını, evlerinin büyük bahçesinde gezinirken yağmurun başlamasıyla babasının ona sarılarak daha fazla ıslanmaması için eve götürmesini, abisiyle birlikte anne ve babalarının yatağının üzerinde delilercesine zıplamayı özlemişti. Ailesinden herhangi birine küstüğünde dudağını büzerek, kaşlarını çatarak saatlerce evde dolanmayı ve daha sonra gıdıklanma krizine yakalanıp aile olmanın keyfine varmayı özlemişti. Aile olmak… Geçmişte yaşanan güzel anlar hatırına kötü anları hafızasından silmeyi, unutmayı deneyemez miydi? Bunu babası için değil, sadece ve sadece kendisi için yapmayı beceremez miydi? *Affetmek ve unutmak, iyi insanların intikamıdır.* Sorularla, anılarla boğuşurken gözlerinin kapandığının farkına bile varamadı. Unutmayı, affetmeyi ve güzel rüyaları umarak derin bir uykuya daldı.
“Hey, o elindeki boya kalemi değil!” Yaz sıcağının bunaltıcılığında kulaklarına dolan bağırışlarla göz kapaklarını araladı. Terlemiş tenine belli belirsiz üfledikten sonra birkaç saniye boyunca esnedi. Etrafında koşuşturan kızların tuhaf bir yaratık görmüş gibi bakan bakışlarına aldırmadan bir süre yatakta öylece uzandı. Gece boyunca cevap vermek için enine boyuna düşündüğü sorular geldi aklına ve anında bir gülümseme oturdu dudağına. İlk adımı atmışa benziyordu, geceki perişan halinden eser kalmamıştı. Bir süre etrafındaki telaşın, koşuşturmanın nedenini düşündü. Sihir Bakanlığı’nın Hogsmeade arazisinde verdiği maskeli baloyu hatırladığında ani bir hareketle yatağında doğruldu. Ayakuçlarında duran pikeyi bir şekilde başarıp bacaklarına dolayınca ayağa kalkamadan yeri boyladı. Uzun zamandır bu şekilde uyanmamış olmasına şaşırarak bacaklarını pikeden kurtardı. Baloda giyeceği elbiseyi küçük dolabından çıkardığında denemek istemediğini fark etti. Baloya gitmeden birkaç saat önce hazırlığına başladığında giyecekti sadece. Elbisesini aldığı yere koyarak hemen pijamasından kurtuldu. Cüppesini üzerine geçirdikten sonra koridorlarda neler olup bittiğini görmek için bağırışlar kopan yatakhaneden bir an önce ayrıldı. Zamanın nasıl geçeceğine dair bir fikri olmasa da balo için koşuşturan insanları izlemenin zevkli olacağına kanaat getirmişti. Adımlarını atarken aralarında fısıldayarak konuşan karşı karşıya bir kız ve bir erkek grubu dikkatini çekti. Kızlar en aptal gülümsemeleri ile bakınıyorlar, erkekler ise ağızlarından sular akarcasına kızları süzüyorlardı. Stef, her iki gruba da iğrenerek bakınırken aniden bedenini yerde buldu. Birkaç saniye sonra kendine gelebilmişti, kafasını kaldırdığında kendisine elini uzatan Marko ile karşılaştı. Düştüğü yerden aniden sıçradığında dağılmış saçını düzeltti, tozlanmış cüppesini temizledi. Marko hala yanındayken sinirle bağırdı. “Önüne baksana sen!” Marko değişmiş yüz ifadesiyle bakınırken Stef suçlu bakışlarını yere indirmişti. Gülmesini engellemek için dudaklarını ısırırken biraz önce iğrenir bakışlarına maruz kalan iki grup şaşkınlık ve ilgiyle çarpışan iki çifte bakıyordu. “Bana çarptığın iyi oldu, ben de seni arıyordum. –biraz durakladıktan sonra- Benimle baloya gelir misin diye soracaktım.” Stef’in suçlu bakışları, şaşkın bakışlara dönüşüp Marko’ya dikilmişti. Karşısındakinden saçma sapan bir şey duymuş gibi bir yüz ifadesine bürünürken kahkahalı birkaç kelime çıkmıştı ağzından. “Baloya John ile birlikte gittiğimi tüm okul biliyor diye sanıyordum.” Marko, Stef’in sözlerinden sonra bakışlarını yere sabitledi. Stef ise kollarını kavuşturmuş, Marko’nun sözlerini bitirmesini bekliyordu. Daha gidip balo öncesi keyfini bulabilmesi için birkaç kavgaya karışacaktı. Düşüncesini normal bir insan açısından değerlendirince saçmaladığını fark etti ve farkında olmadan kahkaha attı. O sırada da Marko değişmiş bakışlarının ardından konuşmuştu. “Ben de biliyordum; ama şansımı denemek istedim. Her neyse size iyi eğlenceler.” Stefania az önce attığı kahkahanın yanlış anlaşıldığını tahmin ederek şakasına koluna vurdu. “Ben orada sana bir veela bulurum. Duyduğuma göre Beauxbatons’ta oldukça güzel kızlar varmışşş.” Yerinde bir kahkaha atıp göz kırptı. Marko’nun da yüzünde durumundan memnun bir ifade oluşmuştu. “Hadi bakalım, ben gidiyorum.” Arkasında dostunu memnun bırakarak adımlarını atmaya başladı. Arkasına dönerek kendisini izleyen iki gruba laf atarak adımlarını ileri yönde sıklaştırdı. Dışarı çıkmayı istese de o sıcakta nasıl bunalacağını tahmin edebiliyordu. Dudaklarını büzerek adımlarını kütüphaneye yöneltti. Belki babasına bir mektup yazar, belki de kitap okurdu.
“Bu mektubu okuyamayacağını bile bile yazıyorum. Belki de bunları, yazarak kendime kabul ettirmeye çalışıyorum. Seni affettim, unuttum baba. Geçen günlerden sonra kendime hatırlama gibi bir kötülüğü yapamayacağımı anladım. Ben kötü değilim. Ben senin gibi değilim. Affetmek ve unutmak, iyi insanların intikamıdır. Ben iyi insanım baba. Annemin ölümüne sebep olduğunu unutabilecek kadar güçlüyüm ben. Bunu kendime kanıtlayacağım ve kanıtladığım ilk an seni yendiğim an olacak. İntikamımı senin bedenini öldürerek değil, ruhunu paramparça ederek alacağım. Yok etmeyeceğim seni; çünkü benim geçen her an çektiğim acıyı senin de çekmeni istiyorum. Unuttum baba, her şeyi unuttum. Bir gün karşıma çıkacak yüzün olduğunda -ki asla olmayacak- bu sözleri senin gözlerinin içine bakarak söyleyeceğim. İşte o zaman benden çaldıklarını senden geri almış olacağım. Beni, benden çaldın baba. Ben de, seni çalacağım, bunu unutma…”
* Alıntıdır. _________________
En son Stefania Valérie Bécaud tarafından Paz 31 Ağus. 2008, 01:46 tarihinde değiştirildi, toplamda 2 kere değiştirildi |
|  | | Stefania Valérie Bécaud Ravenclaw - Kovalayıcı


   Yaş : 14 Kayıt : 28 05 2008 Mesajlar : 663 Mücadelede Tarafı : P.O.R / Gümüş Rp Partneri : ♥ John Stewen Peterson ♥ En Belirgin Özelliği : Görücü, Haşarı Kan statüsü : Safkan Sınıf Düzeyi : 6. sınıf Patronus : Çita Asa : 9,5 inches, Funda Ağacı, Veela'nın Saç Teli Ruh hali : 
 | Konu: Geri: - Maskeli Balo - Paz 31 Ağus. 2008, 01:34 | |
| Tüy kalemini, parşömene normalden fazla batırmış olacak ki parşömende küçük bir delik oluşmuştu. Yazdıklarının sonuna ismini eklemeyi düşünmüyordu. Baba kelimesini yazarken kalbine batan her iğnenin acısını sözlerine dökmüştü. Bu mektubun ne olursa olsun babasının eline geçmeliydi; ama babası, annesini öldürdükten hemen sonra yerin dibine girmişti neredeyse. Onu sadece rüyalarında görebilmiş, nefretini dile getirmişti. Kâbuslar son günlerinde uzaktı ona, rahat nefes almıştı dönemin başına göre. Bu dönemlerinde en büyük desteği hiç kuşkusuz John’dan almıştı. Dostluklarına 5 yıldır devam ederken ansızın aralarında doğan aşk Stef’i bir güneş gibi aydınlatmıştı. Her gece başını yastığa koyduğu zaman kim bilir hangi kâbusu göreceğini değil, bir sonraki gün John’u görebilir miyim sorularına cevap arıyordu. Annesinin ölümünü bile tek bilen John’du, başkalarına anlatmak istememişti. Ona hissettiklerinin dostluktan öteye geçmemesi gerektiğini düşünmüştü ilk önceleri. Ama gün geçtikçe onunla olan yakınlaşmaları aralarında bir aşkı doğurması kaçınılmazdı. Yine meraklı ve maceracı Stef geri döndüğünde onu annesinin ölüm haberi bile durduramamıştı. Onun kanayan yaralarını saran bir insan duruyordu hep yanında, vazgeçmeden. Eski neşesine kavuşmasına yardımcı olmuş, eskiden yaptıkları gibi meraklarına yenik düşerek yeni maceralara yelken açmışlardı. Ejderha Çiftlikleri’ne gidişleri, iki köpek ile başa çıkmaları, Stef’in bu maceradan yaralı olarak ayrılması aşklarına doğru ilerleyen yoldu. Hastane Kanadı’na giderken hemen yanı başındaki John’a olan hislerine yenik düşecek kadar güçsüzdü. Gece ilerledikçe tüm hücrelerine sinen duygular reddedilmeyecek kadar güçlenmişti artık. Öyle de oldu, Stef’in ağzından çıkan cümleler yıllardır hissettiği duygunun ne olduğunu gayet açık ortaya dökmüştü. Karşılığında aldığı o sıcak öpücüğü hafızasının en derin köşesine kazımıştı adeta.
Dudaklarındaki sıcaklık sönene kadar John’un hayatına nasıl girdiğini, dostluklarının ilerleyişini ve bunun yanında bir aşkın doğuşunun hayatını ne kadar renklendirdiğini düşünmüştü. O günden sonra da dostluklarına ve aşklarına bir zarar gelmeden devam etmişlerdi. Kalbinin ilk defa heyecanla, mutlulukla atmasının en büyük nedeniydi John. O yanında olduğu sürece güçlü ve mutlu olacağına da inanıyordu. Sihir Bakanlığı’nın Hogsmeade arazisinde düzenlediği Maskeli Balo’ya da onunla birlikte gidiyordu. Dans dersleri dışında onunla dans etmişliği yoktu; ama gecenin harika geçeceğine öylesine emindi ki. Yaz tatillerinde de aldığı dans dersleri de ona bu gece yardımcı olacak gibi görünüyordu. Elindeki tüy kalemi bırakarak parşömen kağıdı dörde katladı. Cüppesinin cebine atarak hızla kütüphaneden ayrıldı. Yatakhaneye gidip akşamki baloda neler giyeceğine bir baksa fena olmayacaktı. Yatakhaneye girdiğinde birçok kızın telaşla koşuşturduğunu, diğerlerinin ise aynaların karşısına geçip makyaj yaptığını gördü. Birbirine pudra sürmeye çalışan iki kızın yanından geçerken pudranın tozları burnuna kaçmış ve Stef’in hapşırmasına sebebiyet vermişti. Sinirlenmesine rağmen ses çıkarmadan yatağına doğru ilerledi. Küçük dolabından baloda giyeceği beyaz elbiseyi özenle çıkarttı. Şimdi giyse sorun olmazdı; çünkü neredeyse tüm kızlar kostümlerini giymişlerdi. Hazırlandığında aynanın karşısına geçti. Abisinin ve sevgilisinin aldığı beyaz elbise gayet hoş durmuştu üstünde. Bukleler halinde omuzlarından aşağı dökülen altın sarısı saçları gözlerinin maviliğini daha da ortaya çıkartmıştı. Arkasına döndüğünde neredeyse kendisinden 4 yaş küçük bir kız çocuğu kendisine hayranlıkla bakıyordu. Beğenilmek hoşuna gitmiş olacak ki yüzünde kocaman bir gülümseme oluşmuştu. Ger kalan zamanını kitap okuyarak geçirmeye karar verdiğinde elbisesi bozulmayacak bir şekilde yatağına oturdu ve eline gelen ilk kitabı okumaya başladı.
Hogsmeade arazisine yola çıkmalarının zamanı gelmişti. Yatağından kalkarak yatakhane kapısının önünde oluşmuş kalabalığa karıştı. Gözleri Lily’yi ararken, onu hemen yanında bulmuştu. Hiç konuşmadan birlikte çıkarken Ravenclaw Ortak Salonu’nda tüm Ravenclawlı’lar toplanmıştı. Stef, Lily ve Johnny’nin yanında ilerlerken ikisinin de birbirine çok yakıştığını düşünüyordu. Elbisesinin eteklerini çekiştirerek yürürken etrafındakilerinin kostümlerini inceliyordu. Giriş Salonu’na gittiklerinde gözleri bu sefer John’u arıyordu. O sırada kendisine doğru yaklaşan zırhlı bir savaşçıyı andıran kostümüyle John geliyordu. Heyecanını yenmeye çalıştıkça daha da heyecanlanıyordu ve hafiften başının dönmesine sebep oluyordu. John yanında bittiğinde hiçbir şey söylememiş gülümsemekle yetinmişti. Konuşsa neler saçmalayacağını tahmin bile etmek istemiyordu. Saatler gibi geçen dakikaların ardından Profesör Derwent ve diğer profesörlerin peşlerine takılarak testrallerin çektiği arabaların bulunduğu alana gittiler. Sağ eli, John’un avucundayken etrafındaki insanları inceliyordu. Saten tozpembe elbisesi ile bir meleğe benzeyen Profesör Légende’ye hayranlıkla bakıyordu. Onun gibi kıvrak ve zarif olmayı ne çok isterdi. Öğrenciler ve profesörler arabaları doldururken Stef, huzursuzca araya bindi. Elbisesinin eteklerine basmaktan ve basılmasından hiç hoşlanmamıştı. “Bir tavşan kostümü de giyebilirdim.” John’un şaşkın bakışlarına aldırmadan geçirdiği on beş dakikalık yolculuğun ardından Hogsmeade arazisine ulaşmışlardı. Tüm öğrenciler arabalardan inip sıra olmanın yanında balo alanı incelene derdindeydi. Kapıda duran görevliye biletini uzattıktan sonra içeri girdi. Gördüğü bembeyazlık karşısında gözleri kamaşmıştı. Renk renk balonlar havada kendini belli ederken kararmaya meyilli gökyüzünü alev topları aydınlatıyordu. Dans pistinin hemen çaprazında masalar ve sandalyeler yerini belli ederken üzerlerine basıp geçtiği çimlerin rengine hayran kalmıştı. Balo alanını iyice incelemek için adımlarını yavaş atmaya çalışıyordu; ama John her zamankinden biraz daha hızlıydı. Ona ayak uydurmaya çalışırken bir eliyle elbisenin eteklerini kaldırıyordu. Böyle daha rahat yürüyeceği oldukça açıktı. Yürürken gördüğü dostları bu gecede yalnız değildi, aynı kendisi gibi. Bir süre daha yürüdükten sonra tenha sayılabilecek bir yerde durduklarında Stef heyecanı yenmiş ve rahatlamış haldeydi. John’a güzel birkaç kelime söylemeli ve sonra bugün verdiği kararı açıklamalıydı. “Hayatıma girdiğin için öyle şanslıyım ki… Babamın beni, benden çalmasına engel oldun. Hayatımı sana borçluyum bile diyebilirim. İyi ki varsın. Seni seviyorum.” _________________
En son Stefania Valérie Bécaud tarafından Paz 31 Ağus. 2008, 01:38 tarihinde değiştirildi, toplamda 1 kere değiştirildi |
|  | | John Stewen Peterson Gryffindor - Vurucu


   Yaş : 16 Kayıt : 15 03 2008 Mesajlar : 664 Mücadelede Tarafı : İyilik.. Rp Partneri : ♥ Stefania Valérie Bécaud ♥ En Belirgin Özelliği : Zekası ve cesareti Kan statüsü : Safkan Sınıf Düzeyi : 7. sınıf Patronus : Doğan Asa : Üvez ağacı, ejdeha yüreği lifi, 17 inç Ruh hali : 
 | Konu: Geri: - Maskeli Balo - Paz 31 Ağus. 2008, 01:37 | |
| Balo günü Sabahın erken saatleri…
Sabahın ilk ışıkları usul usul bina ortak salonuna giriyordu. Loş bir karanlık halindeki gece ışıklarla ağır ağır dağılırken yıldızlar ve ay sönmeye; sabah bile oldukça parlak görünen güneşe tahtlarını bırakmaya başlamışlardı. Birkaç tane dışında pek bulut olmayan neşeli bir sabahtı. İçindeki mutluluğu doğan güneşte de görmek açık pencereden güneşin doğuşunu izleyen John’u gülümsetti. Belki ilk defa günün ışıklarını görecek kadar erken kalkmıştı. Uykusu var da sayılmazdı buna rağmen. Kalbindeki heyecan ve aşk buna tümüyle engel oluyordu. Onunla birkaç dans dersi dışında dans etmemişlerdi. Aslında dansta fena sayılmazdı ama sırf onu orada yalnız bırakmamak için derslere katılmış figürlerin birazında bilerek hata yaparak öğreniyormuş görünüp dans etmişti. Şimdiyse onunla büyük bir baloda dans etme olanağı buluyordu. Bu gerçekten muhteşem bir şeydi. Balonun adının geçmesiyle dolaşan bir çok söylenti abartıydı belki de ama muhteşem bir balo planlandığı kesindi. Gelecek olan büyük guruplar, dünyanın dört bir yanından insanlar, süslenen Hogsmade meydanı ve bakanlığın bu konuda gerçekten titiz çalışmaları bunu apaçık gösteriyordu. Annesi ve babası da öyle olacağını söylüyordu ki onlara gerçekten güvenirdi. Kesinlikle ihtişamlı ve eğlenceli bir gün geçirecekti. Öyle olmasa bile orada yüreğinin tek sahibiyle olmak baloyu zaten mükemmel bir hale getirecekti
John yüzünde hülyalı bir gülümsemeyle derin hayallerinde dolaşıyordu yine… Sadece Stefania ve kendisinin olduğu mutlu kareler gözünün önüne tek tek gelip geçiyordu. Onunla ilk karşılaştığı gün güneşin kavurucu sıcaklığını hissettirdiği bir günde sıkıcı bir alışverişin sonlarındayken her şeyi eğlenceye döndürmüştü. Hayvan evinde oldukça akılda kalıcı bir karşılaşmaydı bu. Baykuşları salmak gibi bir muziplikle uğraşan kızın o hali öylesine şirin görünmüştü ki ne olduğunu bilemeden kızın yaramazlığına yardım ederken buluvermişti kendini. Kalın tahta bloğu gıcırtılar çıkarak kaldırır kaldırmaz kimi siyah, kimi kurşuni, kimi kahverengi, kimi beyaz, yüzlerce kütle havalanıp uçmuş ve ortalığı bir curcuna kaplamıştı. hızlı bir tiyatro ile baykuşlardan korkan kalabalığa uyarak oradan ayrılmasından okulun açılmasına kadar o şirin prensesi yeniden görme umuduyla beklemişti. Nitekim öyle de olmuştu. Okulda da bulmuştu onu ve o ilk maceralarından sonra ikisinin de meraklı ve yaramaz karakteriyle bir çok belanın içine girmişlerdi birlikte. Onunla birlikte geçirdiği her gün ona daha da yaklaşmıştı. Sonundaysa onun için canını bile feda edebilecek, onsuzken içini kaplayan boşlukla yaşamayacak hale gelmişti. Her gün onu düşünürken buna dostluk diyordu ama değildi işte onu seviyordu. Bunu bu yıl ejderha çiftliklerinde köpeklerin saldırısına uğrayıp yaralı bir halde kurtulduğu gün anlayabilmişti. Yıldızların o sessiz rehberliğinde kendisinden daha cesaretli bir şekilde aşkını itiraf eden Stefania’ya cevabını o hala sıcak hissini unutamadığı öpücükle vermişti. Hep korkuyla gizlediği görmezden geldiği her şeyin aslında yavaş yavaş alevlenen bir aşk olduğu gerçeğini o gün kabullenmişti.
Derin bir iç çekişle bulutların içinde hayalini gördüğü yüze baktı. Her daim orda olan ve gerçekten çok yakışan bir gülümseme ile ışıldayan güzel bir yüz. Derinliğinde kaybolduğu bakmaya doyamadığı mavi gözler ve sarı saçlar da hayranlık uyandırıcı güzelliğine güzellik katıyordu. Bulutlardaki hayale özlemle bakarken ondan ayrı geçen her dakika hissettiği o boşluğu hissetti yeniden. Güzel gözlü masal prensesine öyle bağımlıydı ki hele o geceden sonra sık sık onla olmak için can atar onsuzken kalbinde bir acı hisseder olmuştu. Manasız bir acı… Ah zaten aşkta da anlam aramak hataydı. Aklından geçen bu düşüncelerle artık geldiği gibi ağır ağır kaybolan hayalin olduğu noktaya bakmaya devam etti. Bu sırada serin bir sabah rüzgarıyla gür saçları tel tel havalanıp düşüyordu. Biraz şiddetlenip üzerine iliştirdiği gece mavisi okul cüppesini dalgalandırmaya ve başının iki yanından hızla geçerek bu sefer soğuk bir his vermeye başladığında hayali yüz tamamen yok olmuştu. Görevi sanki onu aşkının hayalinden ayırmakmış gibi bir süre sonra yavaşlayıp dindi. John bunun üzerine biraz hüzün dolu derin bir iç geçirişle bulutları bir süre daha izlerken eklemlerini gerdirmeye başladı. Epeyce bir süredir öylece duruyor olmalıydı ki çatır çatır ötmeye başlamışlardı.
Birkaç dakika boyunca aynı hareketlerle kendince egzersiz yaptıktan sonra tam pencereyi kapatacakken bir kütlenin hızla kendisine doğru uçtuğunu gördü. Oldukça irice bir şey olmalıydı. Zira geniş bir alan kaplıyordu. Bir an aklına ejderhalar geldi ama kendi saçma fikrine güldü. Ejderhalar okula bu şekilde girmeye kalkması komik bir fikir olurdu. Tabi o karanlık lord üzerine binip saldırmıyorsa ki hemen hiçbir büyücü onlara bu şekilde hükmetmeyi başaramamıştı. Çünkü ejderhalar zeki yaratıklardı. Tıpkı aynı onun gibi destansı olan ankalar gibi. Bir ejderha olmadığına kanat getirerek kim olduğunu anlamakla geçirdiği fazla da uzun olmayan sürenin ardından kütle kendini belli etmişti. Önce görünen beyaz görüntü irice bir şey taşıyordu. Yaklaştıkça belli olan gri tüyleri de görünce onu hemen tanımıştı. İlk gördüğünden beri o tahta, cam yada kafes demiri olsun bulduğu yerde çıkardığı takırtılarla kendini belli eden, ilgiye meraklı Woody’di bu. Adını gagasını kullanması başta olmak üzere pek çok açıdan kendisine benzeyen muggle çizgi filmi karakterinden almıştı. Ağır paketleri taşırken hep zorlanırdı. Şimdi de zorlanıyor olduğu her halinden belliydi. Öyle bir uçuyordu ki sanki altındaki iri paketi bir an evvel bırakmak ister gibiydi. Birkaç kez yalpalasa ve girerken neredeyse getirdiğini düşürecek gibi olsa da kısa sürede içeri girmeyi başarmıştı.
-Merhaba Woody… Bak bu sefer seni yormadım. Ama babam yormuş epey. Baykuşun yumuşak tüylerini okşarken gülümseyerek ve uyuyanlar olduğu için biraz da fısıltıyla söylemişti bunu. Söylerken de tüyleri ağır ağır okşamaya devam etmişti. Bundan hoşnut görünen Woody gözlerini kısmış ve John’u gülümseten şirin bir görünüme bürünmüştü. Hemen bir şeylerle uğraşacağını yada uçup gideceğini düşünse de öyle olmamıştı. Yolculuk onu yormuş olmalıydı ki tutunduğu Gryffindor renkleriyle çizgi çizgi süslenmiş ranza başlığında pençelerini bir indirip bir kaldırıyordu. Bu halini gördükten sonra rahat rahat dinlenmesi için onu orada bırakarak pakete yöneldi. Gerçekten çok büyük olan paketi tutup önce bir sallandığında hafif bir tangırtı çıktı. Bunu baykuşun şaşkın ötüşü izledi. Arkasından kanat çırpışlarla Woody ortadan kaybolmuştu. Gözleri içerideki Gryffindorlarda dolaştı. Biri bir an huzursuzlukla kıpırdansa da sonunda başını kaşıyarak homurtulu uykusuna geri dönmüştü. Omuzlarını silkti ve bu sefer daha da dikkatli olmaya çalışarak kutuyu açtığında yüzünde bir gülümseme belirdi. Kuzeni Chris ile birlikte yaklaşık bir hafta önce mektup yazmışlardı. Ancak istedikleri öylesine zor şeyler olmuştu ki babasının onları bulabilmesi ancak bugünleri bulmuştu. Chris dün kuzeninin istedikleri gelirken kendisininki gelmeyince bulamadığını düşünüp bozulmuştu. Ama umutla beklemişti ki işte yüzünü kara çıkarmamıştı babası…Yüzünde neşeli bir gülümsemeyle zırhlı kıyafetin üzerindeki dörde katlanmış mektubu eline aldı.
Sevgili Oğlum John…
Öncelikle sana bir haber vermek istiyorum. Baloda pembe tuvaletini süslemiş ve başına bir taç takmış güzel bir kadın ve onun kollarındaki süslü ceket ve pelerinlere eklenen taçla krala benzemiş birini görürsen bil ki biziz. Evet yanlış anlamadın, biz de geliyoruz. Annenle o kadar hareketli çalışmadan sonra hazır izni koparabilmişken böylesinin iyi olduğunu düşündük. Hem ikinizin de şu mektupta anlattığınız sevgililerinizi görmek isteriz. Şimdi asıl meseleye döneyim. İsteklerinizi bulmam biraz zor oldu ama bir şekilde başardım. Chris’inkilerle beraber yollamayı düşünüyordum ancak istediğini yapmak için dedeni beklemekten başka çare yoktu. Bu yüzden biraz gecikti ama gene de Woody zamanında sana ulaştıracaktır. Şimdi benden prens yada asil kıyafeti istemiştin ve ben de bulamayınca dedenle birlikte bir tane yaptım. Kabul ediyorum ki işin büyük kısmı onundu... İşte onun son çılgınlığı…Holdeki zırhı ve kıyafeti hatırlıyorsunuzdur. Şu küçükken giymeye çalıştığın. Küçültülüp olabildiğince hafifleştirerek sana uygun hale getirdi.
İşte böyle… Umarın istediğiniz gibi olmuştur.
Sevgilerle…
Stewen Thomas Peterson
John mektubu yeniden katlayıp cüppesinin iç ceplerinden birine iliştirirken yüzünde şaşkınlık birikmişti. Görevlerinin yoğunluğu öylesine fazlaydı ki “İzinliyim. . bugün seninle Diagon yoluna gideceğiz” dediklerinde bile yolda ilerlerken çarpan bir adam ya da direk onları bulup kenara çeken seherbaz cüppeli birisi sayesinde onu yalnız bırakıp işlerine dönüyorlardı. Bu yüzden o sıkıcı geziyi sürekli tek başına yapmak zorunda kalmıştı. Neyse ki birkaç yıldır Chris de kendisine eşlik ediyordu. Zaten geldiğinden bu yana oldukça iyi anlaşmış ve kardeşi gibi görmeye başladığı için bu yolculuklar onla bir parça daha az sıkıcı oluyordu. Ancak yine de ailesinin bu durumu hep canını sıkardı. Şimdiyse geliyorlardı ha. *O kadar şanslılar ki orada da iş bulur onları* Neredeyse emin olduğu bir çok düşünce zihnine doluşurken onları kovalayıp başka şeyler düşünmeye başlamıştı. Kısacık bir an bile olsa onları Stefania ile görüştürmek güzel olacaktı. Kral ve kraliçe olarak gelen ailesi bakalım güzeller güzeli masal prensesini beğenecek miydi? İçinde bu merakla kahvaltı için büyük salona doğru ilerledi. Akşamı iple çekiyordu… _________________
En son John Stewen Peterson tarafından Ptsi 01 Eyl. 2008, 21:53 tarihinde değiştirildi, toplamda 2 kere değiştirildi |
|  | | John Stewen Peterson Gryffindor - Vurucu


   Yaş : 16 Kayıt : 15 03 2008 Mesajlar : 664 Mücadelede Tarafı : İyilik.. Rp Partneri : ♥ Stefania Valérie Bécaud ♥ En Belirgin Özelliği : Zekası ve cesareti Kan statüsü : Safkan Sınıf Düzeyi : 7. sınıf Patronus : Doğan Asa : Üvez ağacı, ejdeha yüreği lifi, 17 inç Ruh hali : 
 | Konu: Geri: - Maskeli Balo - Paz 31 Ağus. 2008, 01:41 | |
| Balo vakti…
Saniyeler dakikaları dakikalar da saatleri kovalarken John’un heyecanı içinde her an daha da büyümüştü. Dakikaları bırak saniyeler bile zor geçer olmuştu zaman ilerledikçe. Hatta hemen kıyafetleri üstüne geçirip dolaşmasını engelleyen tek şey koridorlarda yada Hogwarts arazisinde vakit öldürmek adına turlar atarken görenlerin aceleciliği hakkında alaylı yorumlar yapacağından hemen hemen emin olmasıydı. Özellikle Slytherinler bunun için yer arıyor gibiydiler zaten. Şimdi sona yaklaşmanın mutluluğu ile kıyafetlerini üzerine geçirirken heyecanı iyice katlanmıştı. Yüzüne bakan herkes heyecanını kolayca anlayabilirdi. Zaten herkeste de aynı şey vardı. Dakikalar ilerledikçe herkesteki heyecan bir tartışmaya dönüşmeye başladı. Ortalık renk renk, birbirinden değişik kıyafetlerle bir panayır alanına dönmüştü. Tahtadan Gryffindor işlemeli dolapların hemen hepsinin kapısı açıktı. İçerilerde karanlık görüntülerin arasından kıyafetler gözükebiliyordu. Aynı kıyafetler dolapların üstünde önünde ve hatta yatakların üzerinde olunca büyük bir karmaşa dönüyordu. Karmaşada dağılan yataklar önemsenmiyordu bile. Kıyafetlerin karmaşasının üzerine bir de heyecanlı bir çok kişinin karmaşası ekleniyor ve bunun sonucunda büyük bir gürültü de çıkıyordu. Bir süre o gürültünün içinde kendisi ve elbisesiyle ilgilendikten sonra Charlie ve Severus ile balo hakkında yaptıkları sohbete koyularak heyecanını dindirmeye çalıştı. Her ne kadar bu, gürültüde oldukça zahmetli bir iş olsa da
İkisiyle yaptığı sohbet sırasında kendini biraz daha rahatlamış ve gülerken bulmuştu kendini. Onlar gibi bu konuda başarılı dostlarla konuşunca elbette öyle olacaktı zaten. İçindeki rahatlıkla balo kıyafetini koyduğu dolabına yöneldi. Charlie ve Severus’un yanından oraya iki adım yer olsa da curcunada oraya gitmek işkence olmuştu. Ayağına takılan yere düşen kostüm için kendinden yaşça küçük olmasa sahibi azar işitecekti. Asasıyla kırışan kıyafeti düzeltip çocuğa uzatınca bozulan şirin suratta neşeli bir sırıtış belirdi. Ona göz kırptı ve basitçe bir özür iletti. Fırfırlı geniş yakalı bordo renkli kıyafetin üzerinde iyi duracağını söyledi. Tamamen yatıştırıp kendini affettirip dönüyordu ki hafif şişmanca bir çocuk yalpalayarak üzerine doğru gelmeye başlamıştı. Son sınıflardan olan çocuk önünü bile göremez haldeydi taktığı kırmızı ve yeşil tonların hakim olduğu yamyam maskesi yüzünden. Yalpaladıkça samandan eteğe benzer alt kostümü aralanıyor yine yeşil ve kırmızı tonlardaki pantolonu görünüyordu. Üzerine gelen kütleden kaçmanın tek yolu kaçılmaktı ama çocuğun düşmesini de istemezdi. Hızla asasını çekip tılsım drsinde öğrendiği durdurma büyüsünü denedi. Ancak üçüncüde başarabilmişti iri kütleyi durdurabilmeyi ancak tam zamanında olması güzeldi. Rahatlama dolu derin bir nefes verdi.
-Merlin aşkına! Sağ salim ulaşabilecek miyim baloya? Bu işin sonunda binaca hastane kanadına kaldırılmasak iyidir… Hafif mırıldanması duyan birkaç kişinin gülmesine sebep olmuştu. Bir süre yüzünü sert tutsa da bunun zorluğu ile titreyerek aralanan ağzından, otuz iki dişini ortaya koyarcasına bir sırıtış belirdi. Sonra bunu önce gülümsemeye sonra da hızlıca ciddiyete bırakıvermişti. önünün boş olmasından faydalanarak hızla dolabına yönelip açtı ve parlak siyah zırh ile ipek kıyafetleri gülümseyerek izledi. İçinden dedesine ve babasına kaç kere teşekkür etmesine neden olacak kıyafet gerçekten oldukça güzeldi. Kenarları metalik kahverengi plaka zırhı ve kemerinde asılı kılıcıyla savaşçıya; beyaz ipekten iç kıyafetiyle prense benziyordu. Dedesi de bu kıyafetin asıl sahibi olduğu yazan büyük büyük dedesi Frederic William Peterson içinde soylu bir evin savaşçılığa merak salmış prensi olarak bahsetmişti. Anlattığı hikaye bunu sevmesini sağlayan en temel şeydi kuşkusuz. Çünkü oldukça tanımayı hatta aynı dönemde yaşamayı istediği o adam gerçekten de kendisine benziyordu. Dedesinin başarıyla süslediği hayatı da maceralarla doluydu.
Birkaç dakikayı geçmeyecek sürede öylece baktıktan sonra giymeye koyuldu. İç kıyafeti giymek oldukça kolay olmuştu. Alışmaksa biraz zaman almıştı. Çünkü bu kumaşa pek alışık değildi. İçgüdüsel bir hareketle bir süre elini ipek ve bir parça süslü elbisenin üzerinde elini gezdirdi. Gerçekten de pürüzsüz ve yumuşak bir yapısı vardı. Dolabındaki pek de büyük olmayan aynanın karşısında pek yapmadığı bir şekilde kendini izlemeye koyuldu daha sonra. Kendine aynada bir süre böyle izledikten sonra karıştırmadığı ve zırhın altında kaldığı için pek görmediği yeşil yeleğini de üzerine geçirdi. Son olarak da kahverengi plaka zırhın kilitlerini açıp ayırdıktan sonra yanındakilerden biraz yardımla zırhını üzerine geçirdi. Gözlerini yeniden aynadaki görüntüsüne çevirdi. Kıyafet gerçekten ona hep olmak istediği eski dönem insanlarının havasını vermişti. Kahverengi zırh da kıyafetler de üzerine cuk oturmuştu. Hafifçe şekillendirilmiş saçları da her şeyi tamamlamıştı. Arkadaşların biraz hayranlık dolu bakışlarına gülümsemeyle karşılık verdi. Bu şekilde olmayı sadece ve sadece Stefania için istemişti. Prensese layık olabilmek için prens olmaktı bu ki o okul formasıyla bile gitse bir şirin bir masal prensesiydi gözünde. Hep de öyle kalacaktı.
Kendi kıyafetine hayranlıkla bakarken aklından Stefania ile ilgili anılar geçmekte kalbindeyse aşkın yangınları tütmekteyken tek bir şey bunların hepsinin solmasına neden olmuştu. Gülümsemesinin yerini alan kaş çatışlarla kızıl saçlı kendisinin şu anki haline bir parça benzeyen ve böbürlenen sözleriyle nefretini her diğerleri gibi kazanan portreye baktı. İçinde bir öfke kabararak yükseliyor gözlerinden adama akıyordu. Elbette ona bir şey yapmayı düşünmüyordu. Onun da bundan dolayı kendisinden çekineceğini sanmıyordu. ancak bir nebze olsun kendisini anlatabilmeyi umuyordu. Portrenin umursamadan devam edişiyse sinirlerini iyice hoplatmıştı. Derin bir nefes aldı ve gözlerini kapatıp başını arkaya yatırarak aynaya döndü yeniden. *Aptal bir portre seni gösterdi diye geceni ziyan etme… Bunlarla uğraşacak vaktin yok* Kendini telkin ederek geçen birkaç dakikanın ardından gözlerini açtığında yatışmıştı. Yüzünde yeniden bir gülümseme belirmiş ve diz kırarak saçlarında son düzenlemelerle ilgilendi. Bir süre de bununla vakit geçirirken gözlerinin sürekli kaydığı kuzenine vakti hatırlatan bakışlar atmaya başlamıştı. Giyeceği kıyafet çok zor değildi kendisininki gibi ama her şeye rağmen o da acele etmeliydi. Bakışlarıyla uyarılan Chris giyinmeye başlarken gülümsedi. Kendi hazırlığını tamamlayıp giderken de ona bir göz kırpış fırlatmadan edemedi.
Uzun ve loş Hogwarts koridorlarında da ortak salondan pek farksız bir karmaşa vardı. Birbirleriyle dolanmış çiftler, oralarda bile kıyafetlerinin derdine düşenler, heyecanla yerinde duramayanlar ve gerginlikle yaşanan tartışmalarla klasik bir curcuna vardı. Loş ışıkların içinde kostümlü öğrenciler rengarenk görüntüler biraz mat ama gene de yaklaştıkça belirgin duruyorlardı. Daha sonra gözünün önünden süslenmiş ve kıyafet değiştirmiş halleriyle kendisin biraz şaşırtan profesörler gözüne ilişmeye başlamıştı. Profesörler bile bu baloya önem vermiş ve özenle hazırlanmışlarsa gerçekten büyük ve görkemli olmalıydı. Hayallerini karşılaması John’u daha da gülümsetmiş ve rahat bir tavırla gitmeyi bekleyen kalabalığın bulunduğu alana getirmişti. Kalabalığın arasında gözleri Stefania’yı ararken bu epeyce zor görünüyordu. Giyeceği elbiseleri az çok anlattıklarından bilse de bu kalabalık içerisinde bulmak epey zor olmuştu. Gördüğü ilk sarışının İndis olduğunu kendisini fark etmeyen Chris sayesinde tanımıştı. Gerçekten uyumlu ve güzel duruyorlardı. Onlardan ayrılıp ilerlerken birkaç Slytherin ile karşılaşmış onları da tavırlarından tanımıştı. En sonunda da karşısına çıkmıştı.
Yüzüne bir gülümseme yayılırken kalp atışları hafif hafif hızlandı. İçinde aşk dolu duygular uyanırken bakışları donuklaşmıştı. Yüzüne yerleştirdiği gülümseme ise yavaş yavaş büyümüştü. Heyecanı adımlarına yansımışçasına hızlandı ve herkesi hızla yararak yanına kadar geldi. Belki uzunluğunun alışık olmayanlara sorun olmasının dışında gerçekten onu mükemmel gösteren beyaz bir elbise giymişti. Onun ipeksi elini tutarak ilerlemeye koyuldu. İkisinin heyecanı ile sessiz bir şekilde ilerleseler de gözlerinde aşkın parıltısını görmek zor değildi. Zaten onları kelimelerden çok gözlerin tutkulu büyüsü birbirine bağlamıştı. Chris’ten öğrendiği kadarıyla ata benzeyen terstal denen yaratıklar tarafından sürülse de göremediğinden sürücüsüz gibi duran arabalara bindiğinde Stefania’nın söylenmesi onu şaşırtmıştı. *Bir tavşan… Eminim küçük prensesin şirinliğini tümüyle ortaya koyardı* diye geçirdi. Ancak yine de bu muhteşem kıyafet yerine alışık olmadığı için öyle bir şey istemesinin yarattığı şaşkınlık büyüktü. Bu halde kısacık bir yolculukla büyük Hogwarts kulesini arkalarında küçük bir görüntü olarak bırakıp Hogsmeade’deki ihtişamlı alana girdiklerinde heyecanı doruk noktasına ulaşmıştı. Bu yine adımlarına yansımış ve bir parça hızlandırmıştı. ancak Stefania’nın geride kalması üzerine biraz yavaşlayabilmiş ve sonunda John’u oldukça boğan kalabalıktan biraz uzakta bir noktada durabilmişlerdi. Stefania bir şeyler söyleyeceğe benziyordu nitekim söylemeye başlamıştı bile. Sözleri üzerine hafifçe yaklaşarak dudaklarına kısa bir öpücük kondurdu.
-Asıl ben senin hayatıma girip renk kattığın için şanslıyım şirin masal prensesim. Bu gece gerçekten prensesler kadar güzel olmuşsun. -yüzüne yerleştirdiği aşk dolu gülümseme babası konusunda söylediği şeyler hakkında düşündüğünde bozuldu.Yerini çatık kaşlar aldı. Bir tereddüdün ardından konuşmaya devam etti-Baban… İçimden bir ses şu anki durgunluğunun altında onun olduğunu söylüyor. Her ne kadar böyle bir gecede ondan söz etmek isteyeceğim en son şey olsa da seni üzen şeyleri bilmek isterim. _________________
En son John Stewen Peterson tarafından Ptsi 01 Eyl. 2008, 00:54 tarihinde değiştirildi, toplamda 3 kere değiştirildi |
|  | | Johnny Amoux Malfoy Ravenclaw - Tutucu


   Yaş : 13 Kayıt : 12 03 2008 Mesajlar : 1433 Mücadelede Tarafı : Pride Of Raven || Gri Rp Partneri : Lily L. Black En Belirgin Özelliği : Hırslı || Zeki || Bağlı Kan statüsü : Safkan Sınıf Düzeyi : 7. sınıf Patronus : Yılan Evcil Hayvan : Baykuş ~ Punder Asa : Çobanpüskülü, Garkenez Kılı, Esnek Ruh hali : 
 | Konu: Geri: - Maskeli Balo - Paz 31 Ağus. 2008, 12:17 | |
| Havada patlayan ve Hogsmeade’nin yüksek dağlarına kadar uzanan havai fişekler yüzünden birbirlerini duymaları olanaksızlaşıyordu. Böyle bir ortama daha önce rastlamamıştı. Dans pistinde dans edenlere bakmayı sürdürüyordu hala. Tatlı bir rüzgar esiyordu hala. Pelerinleri havalanan dans çiftleri oldukça zorlanıyordu. Süslenmiş masalara konulmuş çeşit çeşit yemekleri kimin yaptığı konusunda ufak bir fikri vardı. Eğer tahmini doğruysa kesinlikle bu yemekler çok güzeldi. Lily ile oturdukları, daha çok yorgunluktan yayıldıkları koltuk misali sandalyede, rahatsız bir şekilde sağa sola dönüp duruyordu. İçinden bir his Lily’i dansa kaldırmasını söylüyordu. İçindeki diğer bir his ise onun güzelliğini dudaklarına yansıtmasını söylüyordu. İçinde bir kıpırtı oluşmuştu ani bir şekilde. Ne yapması gerektiğini kafasında netleştirememişti. Beyni karışıktı yine. Oldukça karışık. Sessiz bir şekilde dudaklarını kıpırdatmakta zorlanıyordu. Lily’nin güzelliğini söyleyecekti ona – ki söylemesi lazımdı. Ama bir türlü cesaretini toplayamıyordu. *Belki de bir Gryffindor olsam, söyleyebilirdim.* diye geçirdi içinden. Havada patlayan havai fişeklerden kendi sesini bile duyması imkansızdı. Baloya neredeyse tüm Hogwarts öğrencileri katılmıştı. Çeşit çeşit ülkelerden ünlü büyücüler, birçok ünlü sanatçı ve diğer büyücü okullarından katılan öğrenciler ona oldukça yabancı geliyordu. Sanatçılar için ayrılmış büyük pistin, biran önce dolmasını umuyordu. Ya da dans pistine çıkıp, Lily’nin beline sarılarak onla dans etmeyi. *Cesaret, her şey cesaretine kalmış.* Daha balonun başındaydılar. Dans etmeleri için önlerinde birçok vakit vardı. Oyalanması lazımdı belki de. Lily’nin yanından kısa bir süreliğine uzaklaşması ve cesaretini toplaması lazımdı. Çünkü onun güzelliğine her bir dokunuşunda hayatından vazgeçecekmiş gibi oluyordu. Poposunu iyice oturttuğu sandalyeden sırtını dikleştirerek doğrulttu. Maskenin, görmek için delinmiş deliklerinden, keskin ve kızgın gözlerini görmüştü Lily. Belki de onu dansa kaldıracağını umut etmişti. *İmkansız.* Rüzgara kendisini bırakıp biraz toparlanması lazımdı ve Lily’e bir açıklama yapması lazımdı.
“Be-be-be-nnn birazdan g-gelicem.”
Yine her şeyi mahvetmişti. Lily’nin üzgün bakışları kalbine bir hançer saplamıştı sanki. Gözlerini delip geçmişti. Vücudunu ikiye ayırmıştı sanki. Ayakkabısını yere değdirince, yani adım attıkça çıkan bir tok ses, kulağının içine her girdiğinde yemek standına biraz daha fazla yaklaşıyordu. Gözlerine çarpan iki kişi tıpkı Lily ile Johnny gibi olan John ve Stefania’ydı. Ama onlar daha az utangaçtılar. Cesaretini toplamak için sadece onlara bakması lazımdı belki de. Ama kısık gözlerini ünlü büyücülerin olduğu standa yoğunlaştırdı. Hepsinde, yaşlarının getirdiği kırışıklıklar vardı. Hepsi de, eski simaları görmekten oldukça mutlu gibiydi. Birçok büyücünün dudaklarında heyecanlı bir kıpırtı vardı. Birçoğu dostlarıyla derin bir sohbete dalmıştı. Gözlerini, önünde duran yiyecek ve içecek standına dikmişti. Aç olduğunu hissediyordu. Belki de açlığını bastırması gerekiyordu. Lily ile atıştıracaktı bir şeyler. Bu nedenle açlığını bastırması amacıyla kaymak birası aldı. Dudaklarını, temizlikten parlayan cam bardağın kenarlarına sürttü ve birayı kafasına dikti. Yaşının getirmiş olduğu bir dirençle hafif bir şekilde sarsıldı. Belki de ona, sarhoş olmak fazla iyi gelmeyecekti. Kaymak birasını bir çırpıda içti ve bardağı koyarak havai fişeklerin atıldığı yere doğru ilerledi. Sesler ve sohbetler iyicene artmış, müzik rahatsız edici düzeye gelmişken artık dans etmesi gerektiğini hissediyordu. Belki de cesaretini toplaması için biraz daha zaman lazımdı. *Zaman her şeyin ilacıdır.* Havai fişeklerin atıldığı alandan uzaklaşarak kendine bir bardak ateş viskisi vardı. Sarhoş olunca söylemesi daha kolay olurdu. Ancak Lily ondan uzaklaşabilirdi sarhoş olduğu için. Çok sıkışmıştı. Ne yapması gerektiğini bilemiyordu. İçinde ilginç bir his vardı. Bu geceyi daha önce bir yerlerde hatırlıyordu. Farklı bir zaman ve farklı bir mekanda. Yaklaşık bir yıl önceydi. En yakın arkadaşlarını kaybettiği gün. Onun hayattan silindiğini düşündüğü gündü. Ama hala devam ediyordu hayatına. Onlarsız devam ediyordu. Keiran, Sarah, Lucienda olmadan devam ediyordu.
Bir yıl önceydi. Haziran ayı olmalıydı. Okulda büyük bir sevinçle herkesin ağızdan ağza dolaştırdığı noel balosu günü gelip çatmıştı bile. O akşam bütün arkadaşları ile birlikteydi. Arkadaşlarının kurduğu Legend Of Raven kulübüne katılamamış olsa bile yine de o kulüpten birisiymiş gibi davranıyorlardı Johnny’e. O gece, onları gördüğü son geceydi. Onlarla konuştuğu, onların arkadaşlıklarını hissettiği son gecesiydi. Onların görebileceği son gecesiydi. O geceden sonra büyük bir acı ve devamında hıçkırıklar, çığlıklar ve ağlamalar. Hayatında yaşadığı en zor gündü arkadaşlarını kaybettiğini öğrendiği gün. Legend Of Raven kulübüne katılsaydı belki de şimdi hayatta olmayacaktı. Zaten bu kulüp saçmalığı yüzünden hayatlarını yitirmişti arkadaşları. Nasıl bir şekilde öldüklerini öğrenmek istemişti her zaman. Son kez onları öpmeyi ve ellerini tutup onlara sarılmayı dilemişti. Bu dileğinin gerçekleşmesi olanaksızdı belki de. Kafasını, yarısı zar zor görünen gökyüzüne doğru dikti. Gözlerindeki yaşlar kıyafetine bulaşmıştı. Onlara son bir kez veda edememenin üzüntüsünü yaşıyordu içinde. Onlara veda etmek istiyordu. Kalbinde çok küçük bir umut vardı. Kaybettiği arkadaşlarını görmek istiyordu. Onlara veda etmek istiyordu. Neden her zaman en kötü şeyler onun başında geliyordu? Kahrediyordu hayata. İçinden lanetler savuruyordu. Beş sene boyunca kalbi, arkadaşlarıyla birlikte çarpmıştı. Onların üzüntüleriyle üzülmüştü, onların mutluluklarıyla yüzüne bir tebessüm kondurmuştu. Onlarla yaşamıştı ilklerini. Maceralarını hatırlıyordu. Belki de bu yüzden salmıştı derslerini. Bu yüzden bu dönem derslerinden çok iyi notlar alamamıştı. Gözlerinden süzülen her damla yaş, onlar içindi. Her biri onları temsil ediyordu. Gökyüzüne çıkmış gibi hissediyordu. Ayakları yerden kesilmişti ani bir şekilde. Gözyaşları gökyüzüne yükselmişti. Yavaş yavaş şekil almaya başlamıştı. Seçemediği birkaç yüz görüyordu. Siluetler yavaş yavaş netleşmeye başlamıştı. Onlardı, arkadaşlarıydı. Veda etmeye gelmişlerdi. “Biz geldik John, sana veda etmeye geldik.” Keiran’ın ağzından dökülen ve bir yıldır beklediği o an gelmişti. Onlara sıkı bir şekilde sarıldı. Sıkmaktan, patlayacaklardı neredeyse. Sıkı sıkıya kavramıştı onları. Gözyaşları hıçkırıklar eşliğinde sele dönüşmüştü.
“Bir şeyin mi var.”
Hayal dünyasından istemsiz bir şekilde çekilmişti. Arkadaşlarına sarılamamıştı yine. İçinden küfürler savurduğu çocuğu, eliyle hızlı bir şekilde yana itti. Eğer çocuğun bir sandalye olmasaydı, çocuğun elbisesi çoktan mahvolmuştu. Üstüne bir rahatlık oturtturarak Lily’nin yanına koşar adımlarla gitti. Oldukça yalnız kaldığını, maskesinin görmek için ayrılmış deliklerin içine bakarak anlayabilmişti. Gözleri buğulanmıştı Lily’nin. Johnny’e kızgın bakışlar atıyordu her seferinde. Yüzünü ona çevirmemek için her türlü özveriyi gösteriyordu. Kızdığını duruşundan bile anlayabiliyordu. Çivili bir yatağın üstüne oturmuş gibi rahatsız bir şekilde sağa sola dönüyor ve kızgın bakışlarla ortalığa bakıyordu. Ona iltifat etmesi lazımdı ilk önce. Sonra ağır müzik eşliğinde dans etmeleri lazımdı. Kendisine ayrılan sandalyeye genişçe yayıldı. Lily’nin güzelliğinden gözleri puslanmıştı artık. Tavşan misali maskesini çıkarıp onu öpmeyi diliyordu. Ama herkesin içinde yapması olanaksızdı. Kendini zor turarak yumuşacık ellerini ani bir şekilde kavradı. Göz bebekleri onun güzelliğine baktığında büyüyordu sürekli. Yüzüne kondurduğu hafif bir gülümseme ile sevgilisinin ellerini biraz daha sıkı tuttu. Az önce yaşadığı bütün şeyleri bir çırpıda unutuvermişti. Lily’nin o masum yüzüne bakında her şeyi unutmuştu. “İyi ki yanımdasın, iyi ki varsın.” Yüzünün kızardığını hissedebiliyordu. Bu sözden mutlu olmuşa benzeyen Lily tam da kıvamına gelmişti. Onu ellerinden tutarak yayıldığı sandalyesinden nazik bir şekilde kaldırdı. Her şey ağır çekimde ilerliyordu sanki. Yanlarından geçen insanlar ağır çekimde ilerliyordu. Havai fişekler ağır çekimde patlıyordu. Asasını ani bir şekilde cüppesinden çekti. Lily’e herhangi bir şeyi fark ettirmek istemiyordu. Daha önce öğrendiği çiçek çıkartma büyüsünü içinden yapmayı ilk defa deneyecekti. Büyülü sözleri, asasını arkasına doğrultarak mırıldandı. Lily’nin neden bekledikleri hakkında herhangi bir fikri yok gibiydi. Asanın ucundan parıldayan bir gül çıkmıştı. Gül, beyaz renkteydi ve oldukça güzeldi. Yaptığı hatayı telafi etmek için Lily’nin önünde diz çöktü. Şu ana kadar kimsenin önünde diz çökmediği için kendini oldukça garip hissediyordu. Bembeyaz gülü eline alarak diğer eliyle Lily’nin elini zarifçe tuttu ve sıcaktan kurumuş dudaklarını diliyle ıslatarak öptü. Lily oldukça mutlu olmuşa benziyordu. Artık teklif etmenin zamanı gelmişti.
“Bu dansı bana lütfeder misiniz.”
Biraz resmi olmuştu belki de. Ama bu şekilde teklif etmesi daha iyiydi. Gülü Lily’e verdi. Olumlu bir yanıt alınca dans pistine doğru zarif adımlarla ilerlediler. Kalbi biraz daha hızlı atmaya başlamış ve yüzüne kondurduğu tebessüm biraz daha kulaklarına doğrulmaya başlamıştı. Eliyle belini kavradı ve dans pozisyonunu aldı. Başlayan müzik ile birlikte geçen dönem aldığı dans derslerinden figürler yapmaya başladı. Bir bulutun üstünde dans ediyorlardı sanki. Yalnız gibi hissediyordu kendini. Yanında sadece Lily vardı ve bulutların üstünde zarif bir şekilde dans ediyorlardı. Bir an için eliyle tavşan maskesini kavradı. Ama havada patlayan havai fişekleri işitince bıraktı ve dans etmeye devam ettiler. Zarif bir şekilde adımlar atarak dans ediyorlardı. Beş dakikalık şarkı ona sanki bir ömür gibi gelmişti. Ağır şarkılar sürekli devam ediyordu. Kendini biraz olsun yorulmuş hissediyordu. Biraz dinlenmenin kimseye faydası yoktu. Lily ile birlikte eski sandalyelerine döndüler.
“Birazdan tekrar başlarız.”
dedi Lily’e nefes nefese bir halde. Sandalyeye oturmanın verdiği rahatlıkla biraz daha bıraktı kendini. Ağır ağır dans etmelerine rağmen adım atmaktan ve sağa sola hiç durmadan sallanmaktan yorulmuştu. Anladığı kadarıyla havai fişeklerin sonu gelmeyecekti. Kulaklarına dolan seslerle her seferinde irkiliyordu. Lily’e herhangi bir açıklama yapmadan havai fişek sesleri eşliğinde içecek standına ilerledi. İki bardak ateş viskisi aldı ve oturdukları sandalyenin oraya gitti. Lily oldukça mutlu olmuşa benziyordu. Karşılıklı olarak sürekli bakışarak içiyorlardı viskilerini. Bu gece onun gecesi olmalıydı. Lily ile aşklarının biraz daha pekiştiği gece olacaktı bugün. Lily, dudaklarını her seferinde cam bardağa değdirdiğinde o dudakları öpmek geliyordu içinden. Ama herkesin içinde bu olanaksızdı. Kalbi biraz daha hızlı atmaya başladı. Saniyeler dakikalara dönmüştü sanki. Akrep ve yelkovan onu daha fazla heyecanlandırmak istermişçesine çok yavaş ilerliyordu. Ateş viskisi neredeyse bitmek üzereyken yine bir hayal görmeye başladı. Lily ile birlikte bulutların üzerindeydiler ve aldıkları pozisyon oldukça ilginçti. Dudaklar dudaklara değmişti ve kalpler hızla çarpmaya başlamıştı. Tıpkı ortak salonda yaptıkları gibi, yalnızca ondan bir nebze daha ağır bir şekilde öpüşüyorlardı. Aşıktı ona. Gerçek anlamda aşıktı. Arkadaşları ölmeden önce ona Lily ile öpüşeceksin deseler kesinlikle dalga geçerdi. Ama öpüşüyorlardı ve daha önce de öpüşmüşlerdi. Bulutların üstünde uçuyorlardı. İkisi de çok mutluydu. Bir masalda gibi hissediyordu. Çocuklara uyumaları için anlatılan ve gerçekleşmesi olanaksız peri masallarında gibi hissediyordu. Uçsuz bucaksız maviliklerin doruğuna çıkarken boğulmaktan korkuyordu. Onu kaybetmekten korkuyordu. Arkadaşları gibi onu kaybetmekten korkuyordu. Tam da bunları içinden geçirirken sesli bir çığlık koptu maviliklerde. Onu hayal dünyasından çeken tek şey müziğin biraz daha artmış sesiydi. Tuttuğu ellerden gelen sıcaklıkla biraz olsun rahatlamıştı. Biten ateş viskisinin bardağını koyarak oturmaya ve sandalyesine yayılmaya devam etti. Düşlerinde ortaya çıkan gerçekti bu sadece. Düşlerinde görebileceği bir şeydi… _________________
En son Johnny Amoux Malfoy tarafından Ptsi 27 Ekim 2008, 16:23 tarihinde değiştirildi, toplamda 9 kere değiştirildi |
|  | | Sasha Slof Gryffindor 1. Sınıf Öğrencisi


   Yaş : 13 Kayıt : 25 08 2008 Mesajlar : 98 Mücadelede Tarafı : Zümrüdüanka Yoldaşlığı Rp Partneri : Aranıyor ^^ En Belirgin Özelliği : Cesur, Zeki, Güzel, Capcanlı Kan statüsü : Melez Sınıf Düzeyi : 2. sınıf Evcil Hayvan : Kedi : Sofy Asa : Funda Ruh hali : 
 | Konu: Geri: - Maskeli Balo - Paz 31 Ağus. 2008, 14:29 | |
| Krazy Balo alanını yeterince izlemişti ve canı çok sıkılmıştı. Tekrar ayağa kalktı ve Balo alanını dolaşmaya başladı. Profösörlere, öğrencilere herkese selam veriyordu. Gryffindor'lu bir öğrenci olması bazı Slytherin'lilerin ona küçümseyerek bakmasına yol açmıştı. Ama Gryffindor'lu bir öğrenci olması ona gurur veriyordu. Babasının da bir Gryffindor'lu oluşu gelmişti aklına. Bu onu dahada fazla gururlandırmıştı. Her şeyini babasından alan Krazy Gryffindor'a seçilmesiyle de ona çekmişti. Krazy biraz acıkmış ve susamıştı; Gryffindor masasına ilerledi ve sandalyesine oturdu."Yemekler harika gözüküyor!" diye fısıldadı kendi kendine. Masadaki yiyecek ve içiceklerin büyüsüne kapılmıştı. Bir süre sonra büyülendiği yemeklerden azar azar tabağına koydu, afiyetle yedikten sonra masada oturmaya devam etti. Birkaç öğrencinin konuşmalarına kulak misafiri olmuştu. Krazy'nin duyabildikleri sadece Balo alanının kilometrelerce ötesinde küçük bir evin olduğunu ve orada çok gizli şeylerin saklandığıydı. Krazy böyle söylentilerin hep peşinde gitmişti bu sefer gidip gitmeyeceğini kendiside bilmiyordu ama çok merak etmişti orada neler olduğunu.
Aklına bir soru takılmıştı; buraya uzaklığı ne kadardı? çünkü kimsenin onun ortadan kaybolduğunu anlamamalıydı. Gryffindor masasından yavaşça kalktı ve yürümeye başladı. Balo alanının dışına bakmaya çalışıyordu ama Balo alanı o kadar çok geniş ve büyüktü ki pek fazla bir şey göremiyordu. Dikkatleri üzerine toplamadan yavaşça Balo Alanının çıkışına ilerledi ve bir ağacın altına oturdu. Burası Balo alanının kalabalığından uzakta bir yerdi. Gryffindor'lu öğrencilerin söylediklerini bir daha tekrarladı zihninde. Hala karar veremiyordu. Böyle güzel bir gecede gitmeli miydi oraya yoksa Balo alanına tekrar geri dönüp bir yerlerde oturmalı mıydı?
Balo alanındaki kahkaha ve müzik sesleri daha fazla yayılmıştı, Balo Alanının çevresine. Krazy bunun farkında bile değildi düşüncelere dalmıştı.İçinden bir ses "Gitmelisin hem orada neler olduğunu çok merak ediyorsun." demişti. Ama içindeki sesi dileyip dinlememekte karar verememişti.Hem yokluğunu farkedende olmazdı çünkü daha kendine arkadaş bile edinememişti. En sonunda gidip o evde neler olduğuna bakmaya karar vermişti. Hızlı adımlarla Balo Alanının kahkaha ve eğlence sesinden uzaklaşıp karanlığın içine doğru yürüdü.Kollarındaki tüyler ürpermişti. Uzun süredir yürüyordu hiç dinlenmeden.Geriye baktığında Balo Alanını zarzor seçiyordu. Büyük taşların ve ağaçların olduğu bir bölgeye gelmişti, yorulmuştu birazda. Bir ağacın altına oturup dinlenmeye karar verdi. Zifiri karanlığın içinde yapayalnızdı ama bu onu korkutmuyordu sadece endişelendiriyordu karşısına birşey çıkmasından çünkü daha sihir yapma yetkisi yoktu. Sadece kitaplardan öğrendiği birkaç sihir vardı, onlarla da kendine pek fazla koruyamazdı.
Büyük taşların arkasından sesler geliyordu, birileri fısıldaşıyordu adeta. Cesaretini toplarayarak gizlice o tarafa baktı rüzgarın şiddetinden ağaç yapraklarının savrulmasından başka bir şey yoktu. Rahatlamanın etkisiyle kısa bir "Ohh" çekti. Biraz bacakları ağrıyordu geçmesi için tekrar ağacın altına oturdu. Krazy'e herzaman ağaçların altı güvenli gelmişti şimdi olduğu gibi.Birsüre dinlendikten sonra etrafı görmek için birkaç taşın üstüne çıktı etrafta sadece ağaç ve taşlık vardı birkaç tane."Peki bu lanet olası ev nerde!" dedi sinirle Krazy bu kadar yolu boşu boşuna gelme düşüncesi onu çok sinirlendirmiş ve öfkelendirmişti. Biraz daha yürümeye karar verdi."Bu yolu boşuna gelmiş olamam o lanet olası evi mutlaka bulmalıyım!" diye söylendi.Yürürken yüzüne vuran rüzgar Krazy'i rahatlatıyordu. Ama biraz üşümüştü, sanki ilerledikçe hava dahada soğuk oluyordu bu Krazy'i tedirgin etti. Kendi etrafında yavaşça dönerek etrafa tekrar gözattı, rüzgarın uğultusundan başka bir ses yoktu. Birsüre sonra dondurucu soğuk ve rüzgar iliklerine kadar işlemişti. Buna rağmen yürümeye devam ediyordu. Cesareti ve gücü oldukça büyük olan Krazy'nin evi bulma konusunda sabrı taşmıştı.
Bağıra bağıra "Uydurukçular! Böyle bir evin olmadığını biliyorsunuz da neden boş konuşuyorsunuz!" dedi gerçekten çok sinirlenmişti.Karanlığın ve dondurucu soğuğun içinde tek başınaydı koskoca arazide.Biran aklına Balo Alanı gelmişti sımsıcacık, kahkahaların yükseldiği, eğlence dolu yer... Kendine kızmıştı bu seferde, "Balo alanını bırakıp bu ucube evi bulmaya geldim inanamıyorum!" dedi bağıra çağıra. Yürüdüğü yola doğru baktı burdan Balo Alanı gözükmüyordu bile. Söylenerek Balo alanına doğru yürümeye başladı, rüzgarın uğultusu kulaklarında çınlıyordu, yorgunluktan düşüp bayılabilirdi. Hiç ara vermeden 1 saat boyunca yürüdü o kadar yorgun düşmüştü ki ayakta duramayıp zar zor kendini bir ağacın altına attı. Gözlerini açık tutmakta zorlanıyordu, rüzgarın uğultusu artık ona bir ninni gibi geliyordu ve yavaş yavaş gözlerini kapandı ve uykuya daldı.Uykusu iyice derinleşmişti tam bu sırada bir rüya görmeye başladı... Yine bu arazideydi, içini ürperten soğuk buradada etkisini gösteriyordu. Krazy'nin üstünde siyah şeffaf bir pelerin vardı, durup durmaksızın yürüyordu...
Sonra kulakları tırmalayan, çığlığa benzer bir ses geldi sonu belli olmayan korkunç karanlıktan, "Bana gel, karanlığa gel, aradığın şey burda!" Krazy sese yanıt vermeden karanlığın içine gidiyordu, hızlı ve emin adımlarla. Sonu belli olmayan karanlığın tam ortasında simsiyah bir ev vardı karanlığın içinde, seçmek zordu ama evin içinden gelen kıpkırmızı ışıklar evi aydınlatıyordu. Krazy oraya yürümek istemesede bir güç onu o eve doğru çekiyordu. Tam evin önünde dona kalmıştı Krazy, evin kapısı korkunç bir kahkahanın ardından gıcırdayarak açıldı sonuna kadar. Küçük bir adımla tam evin girişinde buldu kendini ve yine korkunç bir kahkahadan sonra "Avada Kedavra!"
Krazy yerinden zıplayarak uyandı, yüzünde damlacıklar oluşmuştu. Rüyanın etkisiyle koşmaya başladı arkasına bakmadan, gözlerini sımsıkı kapatarak koşuyordu... Gözlerini açtı bu sefer dahada hızlanmıştı rüyasında duyduğu o korkunç kahkahayı duydu yeniden. İlk defa bu kadar korkmuştu, kıpkırmızı dudakları biranda korkudan bembayaz olmuştu. Balo alanını gördü, bir an önce oraya varmak istedi ama sanki ayakları geriye doğru koşuyordu. Olduğu yerde durdu nefes nefeseydi, rüzgar o kadar çok şiddetlenmiştiki nefesi kesiliyordu adeta. Bütün gücünü toplayıp koşmaya başladı yeniden Balo alanının girişindeydi, dikkatleri çekmemek için hemen bir köşeye oturdu. Çok kötü olmuştu, yüzü sapsarı kesilmişti. Elleriyle yüzünü kapatıp gördüğü rüyayı tekrar tekrar yaşıyordu zihninde...
En son Krazy Slof tarafından Ptsi 01 Eyl. 2008, 12:20 tarihinde değiştirildi, toplamda 3 kere değiştirildi |
|  | | Emily Dawn Schneider Ravenclaw 7. Sınıf Öğrencisi


   Yaş : 15 Kayıt : 05 07 2008 Mesajlar : 178 Mücadelede Tarafı : Tarafsız Rp Partneri : Yok. En Belirgin Özelliği : |İnatçı|Neşeli|Zeki| Kan statüsü : Melez Sınıf Düzeyi : 7. sınıf Patronus : Kirpi Evcil Hayvan : Hamster|Sunny Asa : Kızılardıç Ruh hali : 
 | Konu: Geri: - Maskeli Balo - Paz 31 Ağus. 2008, 19:38 | |
| Emily etrafta gezinmeyi sürdürüyordu. Herkes değişik kıyafetlerin içinde çok farklı gözüküyordu. Bazı arkadaşlarını tanımakta gülük çekmişti ve bu arkadaşlarından biri de Angeline idi. Saçlarını beyazımsı bir sarıya boyamış ve mini mini pembe elbisesiyle etrafa ışık saçıyordu. Angelina’yı Gryffindor kıyafetlerinin dışında bir elbiseyle görmek Emily’ye garip gelmişti ve onu gördüğünde de ne kadar özlediğini anlamıştı. O iğrenç ejderha olayından sonra Angelina’yı görememişti ve bu geceyi onunla geçirip bu özlemi gidermek istiyordu. Sessizce Angelina’ya doğru ilerlemeye başlamıştı. Yanına yavaşça yaklaşıp gözlerini kapatacaktı. Bunu bir muggle filminde görmüştü ve hep yapmak istedikleri arasında yer almıştı. Bu gece bunu yapmaya niyetliydi. Angelina’ya yaklaştıkça hızını biraz daha yavaşlatarak yanına doğru ilerlemeye devam etti ve tam arkasına geldiğinde elleriyle gözlerini kapatıp; “Bil bakalım ben kimim?” diye sordu. Gerçi Angelina bunu yapanın Emily olduğunu anlardı ama Emily denemek istemişti. Belki de başka birinin ismini söylerdi.
Angelina tabi ki hemen anlamıştı Emily2nin böyle yaptığını ve gülerek “Emily.” Demişti. Emily yavaşça ellerini çekerek ; “Tabi ki ben. Benden başka kim yapar böyle bir şeyi.” Dedi ve kendine gülmeye başladı. Kısa bir süre gülüştükten sonra Emily sinsice gülümseyerek; “Bu ne güzellik böyle. Kim için süslendin acaba?” deyip kıkırdamaya başladı. Emily yine Angelina ile uğraşmaya başlamıştı. Ama uğraşmakta da haklıydı. Angelina çok güzel olmuştu. Bu güzelliğin sebebini öğrenmek istemiyor değildi.
Emily hayranlıkla Angelina'yı incelerken aklına o günkü kötü maceraları gelmişti. O ejderhanında çok güzel pulları vardı ve o güzelliği Emily ile Angelina'nın başına bela olmuştu. Emily'ye bir şey olmasa da Angelina'nın annesinin ölümüne sebep olmuştu ve Emily o günü unutamıyordu. Geceleri o ejderha gözlerinin önüne geliyor ve ona kötü şeyler söylüyordu. Ve bu da doğal olarak Emily'yi rahatsız ediyordu. Emily en çok Angelina'yı düşünüyordu. Annesinin onun için önemli olduğunu biliyordu, çünkü babasını da küçükken kaybetmişti. Emily bu düşünceler içinde Angelina'yı izlerken birden daldığını fark etmişti ve hemen kendini toparlayarak Angelina'ya bakmaya devam etti. Angelina mutlu gözüküyordu. Emily'de o günkü anları tekrar aklına getirip, üzmek istemiyordu. bu yüzden yüzüne güzel bir gülümseme yerleştirip Angelina'yı süzmeye devam etti. _________________
 |
|  | | Angelina Voleta Anderson Gryffindor 7. Sınıf Öğrencisi

< |
|
|